|
Çocuğa sınırlarını göstermek “Yarın görüşmek üzere” deyip Canan’ın elinden tuttum, aceleyle yola koyulduk. Yuva denilen yer ne güzel bir buluş! O da olmasaymış ne yaparmışız, bilmiyorum. Gün o kadar kısa ki, Canan’ı yuvaya götür, yarım gün işe git, Canan’ı yuvadan al, alışveriş yap, yemek, bulaşık, ortalığı topla, derken bitiveriyor. Geriye bir tek uyuyup ertesi gün aynı yerden devam etmek kalıyor. Bu tekdüzeyliğe karşı hafta sonlarını iple çekiyoruz. Durakta otobüs beklerken Canan kendi kendine oyuna koyuldu. Köşedeki bir telefon kulübesinde ahize yerine asılmamış, aşağıya sarkıyordu. Canan koşa koşa giderek ahizeye bir şeyler söyleyip geri dönüyor, durakla kulübe arasında mekik dokuyordu. Ben de bıraktım oynasın. Düşerse düşsün, bir sıyrıktan ne olacak? dedim. Ama gözümden de ayırmıyordum. Bilmem yolunu mu şaşırdı, yoksa benim tepkimi mi görmek istedi, birden aksi yönde koşup sokağın ortasına fırlayıverdi. Aklım başımdan gitti. Hemen peşinden koşup yetiştim. Omuzlarından tutup sertçe sarstım. “Sen aklını kaçırdın galiba!” Canan’ın korkudan beti benzi attı, ağlamaya başladı. Neyse ki, sokak tenhaydı. Yoldan geçen tek araba da bizi görüp durmuştu. Kaptığım gibi durağa götürdüm Canan’ı. Heyecandan dizlerim titriyordu. Tam o anda otobüs geldi. Otobüste de uzun bir süre yüreğim hep tıp tıp attı. Neden sonra Canan burnunu çeke çeke sarıldı bana. Sert tepkimi görünce ç ok tehlikeli bir şey yaptığını anlamıştı, kendini bağışlatmak istiyordu. Kucağıma alıp sımsıkı sarıldım, o da kollarını boynuma doladı. Otobüsten ininceye kadar öylece kaldık. Bir süre önce televizyonda gördüğüm bir doğa filmi geldi aklıma. Ayılar üzerineydi. Anne ayı yavrularına çok düşkün, hiç yanından ayırmıyor. Uyurken bile bir gözü açık, hep onları kolluyor. Yavrular yaramaz mı yaramaz! Üstüne çıkıp dört dönüyorlar, burnunu ısırıyorlar. Anne hoşgörülü, hiç sesini çıkarmıyor. Ama yavrulardan biri yanından epeyce uzaklaşınca birden öfkeyle yerinden fırlıyor, homurtular içinde iki adımda yavrusuna yetişip korkunç bir pençe darbesiyle onu havadan kardeşlerinin yanına gönderiyor. Canı çok yanmış olacak ki, cıyak cıyak bağırıyor minik ayı. Anne homurtularla yerine dönüp bir şey olmamış gibi uykusuna devam ederken minik ayı darılıp bir ağacın arkasına saklanıyor. Neden sonra canı sıkılınca bir suçluluk duygusu içinde yavaş yavaş annesine yaklaşıyor, iniltili sesler çıkartarak memelerini arıyor. Kardeşleri de hemen geliyor. Anne sırt üstü dönüp kucaklar gibi kollarını açarak yavrularını emziriyor. Minik ayılar belirli sınırlar içinde her şeyi yapabiliyorlardı. Aralarından biri, bu sınırı geçince ne olacağını merak etmiş — ve öğrenmişti de. Benim tepkim de bundan farklı sayılmaz. Ayılar için vahşi doğa neyse, Canan için de trafik o. Tehlike sınırını aştığında kaba güç kullanabiliyordum demek ki. Ama bu sınırlar içinde pek fazla şeyi yasaklamak istemiyorum. Merak, çocuğun gelişmesini sağlar. Biz büyükler bile sınırlarımızı zorlayarak öğreniyoruz. Şu duvarın, şu tepenin ardında, ufkun öte yanında ne var acaba? Bir çocuk bizim de yardımımızla, ateşin yaktığını, çatalın battığını, makas ve bıçağın kestiğini deneyerek kendi öğrenebilir. Canan’ın sıcak fırının, bıçak, çatal ve makasın ne olduğunu bilmesi, bana ve ona güvence veriyor, çünkü ben nasıl hep onun peşinde koşayım? Trafik koşullarına uygun davranmayı deneyerek değ il, kurallara uyarak öğreniriz. Bir çocuğa sınırları, her şeyi tek tek anlatma, öğüt, tatlı dil ve uyarı gibi bir çok yolla gösterilebilir. Biraz sabır ve yaratıcılıkla ve kaba güç kullanmadan! Ama bir anneden günde bir kaç kez bu sabır ve beceri beklenebilir mi? Annenin de canı var, onun da sabrı taşabilir. Hem anlayışlı hem de kararlı ve tutarlı olmak kolay değil. Ama gayret ve deneyimle gitgide daha başarılı olabilirsiniz. Büyüklerini saymak, küçüklerini sevmek Bizim evin yakınında ucuz bir market var. Alışverişimi burada yapayım, dedim. Keşke demez olsaydım. Tam kapının önüne — pes vallahi, ne kadar da işlerini biliyorlar! — oyuncak dolu bir raf yerleştirmişler, hiçbir çocuk durup bakmadan yanından geçemiyor. İçeri girer girmez, Canan bu rafa koştu ve eliyle koymuş gibi bir plastik bebeği kaptı. "Anne, bunu bana alsana!" dedi. “Kızım, hani bir daha böyle şey yapmayacaktın” dedim. Bir kaç gün önce Canan gördüğü bir oyuncağı hiç hesapta yokken ille isterim diye tutturmuş, ben de bir daha istemeyeceğim diye söz verince göz yaşlarına dayanamayarak almıştım. Keşke dükkana girmeden önce bu konuda uyarsaydım. “Bir tek bu bebeği al. Son olsun” dedi. ‘Olmaz! Verdiğin sözü tutmayı öğren” deyip bebeği elinden aldım. Tam rafa koyacaktım, elimden kapıp “seni sevmiyorum işte!” diye bağırdı bana. “Canımı sıkma. Haydi gidelim” diyecek oldum. Kendini yere atıp ağlamaya başladı. Gelen geçen bize bakıyor, başlarını ayıplar gibi iki yana sallıyorlardı. Ne düşündüklerini anlamak için peygamber olmaya gerek yoktu: On paralık bir oyuncak için ortalığı ayağa kaldırdılar. Ya da: Şu Türkler çocuklarına hiç terbiye vermiyorlar. Bir duraksadım, kendime güvenimi yitirir gibi olmuştum. Canan bunu fark etti ve daha tiz perdeden ağlamaya başladı. Hayır! Yine istediğini alırsam gözyaşlarını silâh olarak kullanmaya alışacaktı. Kararımı vermiştim: almayacaktım. Ama Canan’ı yerde bırakıp gidemezdim de. Başucuna çömeldim. “Bak kızım, verdiğin sözü tutmalısın, yoksa sana bir daha inanmam." “Bana ne? İnanmazsan inanma!” deyip iki eliyle kulaklarını tıkadı. Ama beni duyacak kadar bir aralık bırakmıştı. Şunun kıçına iki tokat atıp zorla götürsem, diye geçti içimden. Son anda kendime zorla hakim oldum. Ne olursa olsun ağlayıp sızlamasına dayanmalıydım, aramızdaki diyaloğun kopmasına izin vermemeliydim. Canan, tek başına altından kalkamayacağı zor bir duruma sokmuştu kendini ve bu durumdan kendi de hoşnut değildi. Bebeği çoktan unutmuş, sadece dik kafalılık ediyordu. Ona bir yol göstermeli, bu içinden çıkılmaz durumdan yüzünün akıyla çıkmasını sağlamalıydım. Tatlı bir sesle: “Kızım” dedim, “biz buraya bebek değil, yiyecek almaya geldik. Başka bir gün de bebek almaya gideriz. Yoğurt, yeşil salata ve zeytin alacağız. Bana yardım et biraz." Bir kaç kez daha "bana ne?", “şimdi isterim” dediyse de öfkesi dinmişti. Neden sonra ayağa kalktı. “Yoğurt nerede ben biliyorum” deyip elimden tuttu. Burnunu çekip duruyordu, ama sanki yüreğine su serpilmişti. Alacaklarımızı alıp çıktık. Gururunu incitmeden, aciz duygusu yaratmadan kötü bir alışkanlık edinmesine engel olmuştum. Büyükleri saymak, küçükleri sevmekten söz ederiz. Bu atasözü çok doğru, ama bana kalırsa yetersiz. Biz nasıl çocuktan saygının yanı sıra sevgi de beklersek, biz de onun haklı isteklerine, çevresini öğrenme merakına ve nereye kadar gidebileceğini anlamak için sınırları zorlayarak aşma isteğine saygı göstermeliyiz. Bir yağmurluğun başına gelenler Eve geldikten az sonra, oğlu Peter yanında, Ulla geldi. “Buralarda bir işim vardı. Fazla kalmayacağız” dedi. Peter ilk günlerde yuvada Canan’ın çok canını sıkmış, ama sonunda arkadaş olmuşlardı. Ben de Ulla’yla çok iyi anlaşıyordum. Peter’le Canan hiç zaman yitirmeden hemen oyuna koyuldular. Ben de kahve içerken Ulla’ya başımızdan geçenleri anlattım. "Bir büyüse de rahatlasam" dedim. “Büyüyünce de bitmiyor sorunlar, yanlız konular değişiyor” dedi Ulla. “Bak ben sana bu sabah Lisa’yla aramızda geçen bir olayı anlatayım.” Lisa Peter’in ablası. On yaşında. “Mevsim sonu satışlarında yarı fiyatına tam Lisa’ya uygun bir yağmurluk görmüş, hemen almıştım. Ne var ki, bizimki yarım ağızla bir teşekkür edip doğru dürüst bakmadı bile. Bu sabah biliyorsun, şakır şakır yağmur yağıyordu. Baktım, okula yağmurluksuz gidiyor. "Neden giymiyorsun yeni yağmurluğunu?" diye sordum. Biraz kem küm etti, ama sonunda baklayı ağzından çıkardı. Yağmurluğun renkli desenleri hoşuna gitmiyormuş. Sınıfındaki herkesin tek renkli sade yağmurluğu varmış, şimdi bunlar modaymış. Gülmekten kendimi alamadım. Daha düne kadar Lisa renkli giysileri yeğlerdi. Artık büyümüş, böylesini beğenmiyordu. Beğenmediği bir yana, kesinlikle giymek istemiyordu. Ne yapabilirdim? Gerçekten çözümü zor bir sorunla karşı karşıyaydım. Yağmurluksuz gitmesine izin versem sırılsıklam olacak, mutlaka hastalanacaktı. Zorla giydirsem ..." “ ... köşeyi döner dönmez sırtından çıkarıp çantasına saklayacak” diye lâfını ağzından kaptım. “Ben de aynı şeyi düşündüm” dedi Ulla gülerek. “Biz de onun yaşında aynı şeyi yapıyorduk. Sonunda aklıma birden bir fikir geldi. Kendi tekdüze mavi yağmurluğumu getirdim. "Yani böylesini mi seviyorsun?" diye sordum. Evet anlamına başını salladı. "Bir giy bakalım" dedim. Hiç sesini çıkarmadan giydi. Kolları biraz uzundu, kıvırdım. Baktım sevinçten ağzı kulaklarına varıyor. "O zaman yağmurlukları bir günlüğüne değişelim" dedim. "Sonra bir kolayını buluruz." Boynuma sarılıp öptü, hoplaya zıplaya evden çıktı. Ben de, dardı ama, onunkini giydim.” Ulla başıyla portmantoya asılı sarı, mavi, kırmızı renkli bir yağmurluk gösterdi. “Lisa’nın hakkı varmış. Ben de giymezdim” dedim. Güldük. Her çocuğun kendine göre bir zevki var. Biz büyük olarak aynı zevki paylaşmasak bile, buna saygı göstermeliyiz. Ulla, artık böylesine hassas bir konuda Lisa’nın görüşünü almadan edemeyeceğini anlamıştı. Canan bile, bir çok konuda kendi kafasına ve zevkine göre tercihlerini yapmak istiyor. Yuvaya başlayalı beri yemeğini kendisi istediği kadar alıyor ve kendi bildiği gibi yiyor. Bu bana başta garip gelmişti, ama zamanla alıştım. Şimdi ise, annemin bize geldiğinde yaptığı gibi çocuğun tabağını doldurmak, kaşıkla beslemek ve zorla yedirmeğe kalkmak garip geliyor. “Bırak anne! Canan kendisi karnının doyduğunu herkesten daha iyi bilir” diyorum. “Maşallah, bugünkü çocuklar ne kadar becerikli” diye şaşkınlığını belirtiyor annem her defasında. Ben de hep: “Bütün iş eğitimde. Ilgi gösterir, şımartmazsan her çocuk iyi gelişir" diye karşılık veriyorum. Televizyon kavgası Akşam Oktay gelince “bakalım neler olmuş bugün” diyerek haberleri seyretmek için doğru salona gitti. Ama Canan televizyonun karşısına oturmuş, çizgi film seyrediyordu. Oktay kanalı değiştirince yaygarayı bastı. Bu sahne çoktandır her akşam yineleniyordu. Ve her akşam Oktay yenik düşerek mutfağa geliyordu. Sonunda oturup konuştuk, ne yapmamız gerektiği konusunda görüş birliğine vardık. Bu çok önemliydi, çünkü her kafadan ayrı ses çıkarsa çocuğa söz dinletmek daha da zor olur. Film bitince Canan’ı çağırıp ona kuralları anlattık. “Çocuk programı bitinceye kadar sen seyredersin. Ardından baban haberleri izleyecek. Nasıl çocuk programını izlemek senin hakkınsa haberleri seyretmek de babanın hakkı. Ardından baban seninle oynayacak.” Canan önce biraz mırın kırın ettiyse de yerini babasına bırakıp sofrayı kurmaya başladı. Haberler bitince Oktay da yemeğe kadar onunla oynadı. O günden beri hep böyle yapıyoruz. Ama yine de hiç sorun kalmadı diyemem. Bazen Canan mızıkç ılık yapıyor, seyretmekte olduğu çizgi film bitince bir başkasını seyretmek istiyordu. Bazen de, Oktay televizyon önünde uyuyakalıyor, Canan’la oynayamıyordu. Ben de arabuluculuğa yeltenmeden kuralları anımsatmakla yetiniyorum. O akşam yemekten sonra Oktay: “Artık yaz tatili için uçak biletlerini alalım” dedi. "Sonra açıkta kalırız.” “Oktay” dedim, “biz her yaz tatilimizi annenin babanın yanında geçiriyoruz. Eksik olmasınlar, akraba ziyaretlerinden dinlenme fırsatı bulamıyoruz. Yorgun gidiyor, yorgun geliyoruz. Bu sene bir hafta olsun bari annenlerden sonra deniz kenarına gidelim.” Ne zaman Oktay’la bir konuya girsek, Canan da hemen lâfa karışır. Bu kez de yan odadan bize seslenmeye başladı. Oktay hemen eline kâğıt kalem almış, hesaba başlamıştı bile. Bir hafta plaj oteli mi, yoksa yazlık ev mi? Kendimiz mi yemek pişirelim, yoksa lokantaya mı gidelim? Canan ikide bir gelip bir şeyler soruyordu. Ne kadar “dur kızım”, “bir dakika, güzelim”, “bak, şu çok önemli” diyerek oyalamaya çalıştıysak da rahat vermedi. En sonunda Oktay’ın başını tutup kendine çevirince, istemeden bir tokat vurdu babası. Bir saniye hiç çıt çıkmadı, hepimizin korkudan dili tutulmuştu. Neden sonra Canan yavaşça sızlanmaya başladı. “Ama sen de çok canımızı sıktın” dedi Oktay, süt dökmüş kedi gibi. Ardından da “özür dilerim” dedi. Ben de Canan'ı kucağıma alıp ne yaptığımızı anlattım. “Yazın bir haftalığına denize gidelim mi, onu konuşuyorduk” dedim. Canan biraz daha sızlandıktan sonra gözyaşlarını sildim. “Git, boya kalemlerini getir de bir deniz resmi yap” dedim. Az sonra Canan boya kutusuyla geldi. “Gel, yanıma otur” dedi Oktay. Biz konuyu tartışırken, Canan da hem resim yapıyor, hem bizi dinliyordu. Ancak birkaç gün sonra kendi konuşmamıza dalıp Canan’ı o anda ihmal ettiğimizi anladım. Hep savsaklanmamak, ciddiye alınmak, bir çocuk için çok önemli. Dışlamaktansa, onu da konuya ç ekmek, ona bir görev vermek ya da yetişkinler konuşurken çocuğun ne yapabileceğine önceden birlikte karar vermek iyi olur. Canan, daha ne kadar konuşacağımızı ve ardından birlikte ne yapacağımızı bilseydi, bizi bu kadar sıkmazdı. Aklımız sonradan başımıza geldi. Ama şu kesin: bir çocuk dayakla eğitilemez. Tokat çocuğu incitir, yarardan çok zarar verir. Sevdiği kişilerden ilgi ve yakınlık gören bir çocuk, anne ve babasına içten ve kalıcı bir saygı duyar, onları üzmek istemez. Ama anne ve baba da insandır. Çaresiz kaldığımız, sinirlerimizi yitirdiğimiz anlar olabilir. Oktay ve ben böyle bir durumda beşe kadar sayıp derin nefes alıp vermeye karar kıldık. Odadan çıkıp gerekirse duvara bir yastık da fırlatabiliriz. Bu bizi biraz yatıştırır. O gün başımıza gelenler bu kadarla kalmadı. Oktay bir video filmi getirmiş, Canan yattıktan sonra seyredecektik. Ama bizimki yatmam diye tutturdu. O da film seyredecekmiş. Ne anlar ufacık çocuk polisiye filmden? Korkulu rüya görüp uykusundan olur sonra. Ne kadar ağlayıp sızladıysa da, bildiğimizden şaşmadık. Ancak Oktay, bir yerine iki kitap okumayı önerdi. Daha ikinci kitap bitmeden Canan — kendisiyle ve babasıyla barışık — derin ve deliksiz bir uykuya dalmıştı bile. Uyurken seyrettim onu uzun uzun. Oktay oturma odasındaydı. "Dik kafalı, inatçı kızım benim, sakın huyunu değiştirme sen, hep böyle kal" dedim içimden. "Bazı canımızdan bıktırıyorsun bizi, ama sabrımızın ve emeğimizin karşılığını fazlasıyla görüyoruz. Sen olmasaydın ne yapardık biz?" |
|||
|
