|
Çocuğu sevmek - ve saymak Bir kat üstümüze yeni kiracılar taşınalı bir ay geçti, hala hoş geldine gidemedim. Zamanım olmadı. İki yaşına gelir gelmez Derya'yı Canan'ın yuvasına verdik, yarım gün de olsa yine işime başladım. İşten gel, çocukları yuvadan al, alış veriş, yemek, ev işi derken gün bitiyor. Birkaç kez evin hanımıyla merdivende karşılaşıp selâmlaşmıştık. Temiz yüzlü, sevimli biri, fakat tedirgin ve gergin bir hali var. Eğitim görmüş olduğu belli. Üç yaşında bir erkek, bir yaşında bir kız çocuğu var. Nereye gitse onlar da hep yanında. Kocası da görünüşe bakılırsa iyi birine benziyor. Kayınvalidesi ve kayınpederiyle birlikte oturuyorlar. Daha doğru dürüst görüşemedik, ama her birini ayak seslerinden çok iyi tanıyorum. Tahta döşeme üzerinde kimin nereye gittiği hemen belli oluyor. Yaşlıların ayak sesleri ağır aksak, kadınınki tüy gibi, sanki ayakları yere değmiyor. Çocuğunki ise hızlı ve aceleci, her tarafa tık tık tık koşarak gidiyor. Bazen bu ayak sesleri birbirine karışıyor. Çocuğun koşuşmasına annenin ve hemen ardından yaşlıların ayak sesleri karışıyor, kapılar çarpılıyor, bağırışmalar duyuluyor. 'Ne oluyor acaba?' diye şaşırıyorum. 'Kavga var galiba!' Olur ya, niye olmasın! Bazı da onlar bizim kavga gürültümüzü duyup şaşıyorlardır. Ama yine de insan merak etmekten kendini alamıyor. Bir gün çocukları yuvadan alıp eve geldiğimde merdivende karşılaştık. Kucağında kızı, erkek çocuğunu elinden tutmuş aşağıya iniyordu. Aceleyle bir selam verip yoluna devam etti. Canan seneye okula başlayacak. Her bir şeyi görüp anlıyor. Merdiven sahanlığında durup yüzüme baktı. "Anne, o çocuğun nesi var?" diye sordu. Benim hiçbir şey dikkatimi çekmemişti. "Ne bileyim, kızım!" dedim. "Niye sordun?" "Ağlıyordu. Birkaç gün önce yine ağlarken görmüştüm," dedi Canan. Koşan çocuğun ayak sesleri, bağırışmalar, hızla çarpılan kapılar! Gürültülerinden geçilmiyor, dedim içimden öfkelenerek. Eve girince mutfağın penceresinden aşağıya baktım. Kadın, çocuğu elinden tutmuş, hışımla avludan geçiyordu. Çocuk da ayaklarını sürüyerek istemeye istemeye peşinden gidiyordu. Ağladığı belliydi. Böyle durumlar az mı başıma gelmişti! Daha birkaç gün önce oyuncak ayısını ninni söyleyip uyutmak isteyen Derya'yı işe geç kalıyorum korkusuyla kolundan kaptığım gibi çeke çeke ta merdivenden aşağıya kadar zorla indirmiştim. Canı burnuna gelmiş bir anne, hepimizin bildiği, ama hiç de hoş olmayan bir manzara. Bu olay akşama kadar kafamdan çıkmadı. Yemekte Oktay'a da anlattım. "Avluda diğer çocuklarla hiç oynamaması benim de dikkatimi çekti," dedi Oktay. Ama bu evde dayak yedigi anlamına gelmez. Kaldı ki, dövseler bile elden ne gelir?" Buna verecek bir yanıt bulamadım. Ama bir kez kafama takılmıştı bu olay. Ertesi gün yuvada Monika'ya konuyu açtım. "Yapabilecek çok şey var," dedi. "Şimdi yeni bir yasa çıktı. Bu yasaya göre çocukların şiddete başvurulmadan eğitim görme hakları var. Yetişkinlerin bu haklara saygı göstermesi gerekiyor. Gerçekten yetişkin birinin kendinden çok daha zayıf birine, savunma gücünden yoksun bir çocuğa karşı şiddete başvurması ne utanılacak bir durum. Ama bir çocukla anne baba arasına yasa girerse bundan sonunda yine çocuk zararlı çıkmaz mı? "Yasalar yalnız cezalandırma amacıyla yapılmaz," dedi Monika. "Bazı yasaların görevi yardıma muhtaç bireylerin güvenliğini ve haklarını korumaktır. Bugün bu yasa belki de çoğunluğun bir adım önünde. Dolayısıyla bazılarımıza bu yasayı anlamak zor gelebilir. Ama yarın yetersiz bile kalabilir. İnan bana, çocuklarımızı dövmeden ve aşağılamadan nasıl eğiticeğimiz konusunda biraz kafa yorarsak mutlaka bir çaresini buluruz." Hem severim, hem döverim Evde de Monika'nın sözleri kulağımdan çıkmadı. Bazı ata sözlerimiz bile, çocuklarımızı hep kendi malımız gibi gördüğümüzü, onları dayakla istediğimiz gibi yoğurabilecegimizi sandığımızı açıkça ortaya koyuyor. Eti senin kemiği benim ya da: Çocuk benim değil mi, hem severim, hem döverim," deriz. Oysa bir çocuğun da, ne kadar küçük ve güçsüz olsa da bir kişiliği, gururu, haysiyeti var. Bu küçük insanlar bize geçici bir süre emanet edilmişlerdir. Onların kişiliğini ezmeye ve haysiyetini kırmaya eğitimsel amaçlarla ya da gelecekleri konusundaki kaygılarımız nedeniyle de olsa hakkımız yoktur..." İnsanın bel bağladıgı ve sevdiği birinden dayak yemesi ne kadar korkunç olmalı! Eve giderken yolda kafamdan bunlar geçiyordu. Eve vardığımda kararımı vermiştim. "Canan," dedim, "çık yukarıya da komşu teyzeye sor bakalım öğleden sonra evde mi. Evdeyse bir hoş geldin ziyaretine gidelim." Canan büyük insan gibi iş yapmağa, ona sorumluluk verilmesine bayılıyor. Hemen fırladı gitti ve az sonra ağzı kulaklarına vararak geri döndü. "Bizi bekliyor, anne!" dedi. Evde açılmamış bir paket lokum vardı. Onu güzel bir kağıda sarıp yanıma aldım. Adının Zühal olduğunu öğrendiğim komşu kapıyı bize güler yüzle açıp içeriye buyur etti. Ziyaretimize içten sevindiği her halinden belli oluyordu. Adet olmuş, herkes hal hatır sorulduğunda 'iyiyim' der. Zühal de önce öyle dedi, ama biraz oturup konuştuktan, iki bardak çay içtikten sonra büyük bir içtenlikle, hiç yapmacıksız içini dökmeye başladı. Kayınvalidesi ve kayınpederi biraz hava almaya parka çıkmışlar, küçük kızı ise uyuyormuş. Oğlu Özden de Canan ve Derya ile yan odada oyuna koyuldu. Canan bazı büyük insan gibi anlayışlı. Özden'in yine üzgün olduğunu fark ederek onu onunla daha yakından ilgilenmeye başlamıştı. Zühal kafasına uygun biriyle konuşmaya hasretmiş meğer. "Yalnızım, hiç kimsem yok burada," diye söze başladı. "Çok canım sıkılıyor." Dört yıl önce Türkiye'de liseyi bitirmiş, tam üniversiteye baslıyacakmış, Almanya'dan memleketine tatile gelen Turgay'la tanışıp apar topar evlenmiş. Ama Turgay önce ona söz vermiş olmasına karşın buraya gelince anne babasını kırarım korkusuyla ayrı ev tutma konusunu açamamış bile. Bir iki kere açar gibi olsa da kayınpederle kayınvalide: "Ne gereği var! Birlikte ne güzel oturuyoruz işte. Bir evin masrafı başka, iki evin masrafı başka. Yarınımız ne olacak belli değil. Hele biraz para biriktirin önce," deyip buna karşı çıkmışlar, Zühal Almanca kursuna gitmeyi ne kadar istemiş, ama ilk zamanlar kayınpederi ve kayınvalidesi gerek görmemişler. Ardından da art arda hamile kalmış. "Aslında iyi insanlar, ama her şeye karışıyorlar," dedi Zühal. "Kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum." Ne dediğini çok iyi anlıyordum. Canan daha bir yaşındayken kayınvalidem Türkiye'den gelip üç ay yanımızda kaldığında az sorunlu olmamıştı . Zühal'e kaynanamın bir gün nasıl evden kaçtığını ve tüm kent kazan biz kepçe onu nasıl aradığımızı anlattım. Çok güldü. Konuştukça yüzündeki o sert ifade gidiyor, yüz hatları yumuşuyordu. Demek zavallının biraz dert dökmeye çok gereksinimi varmış. Ben içini deştikçe o da anlattı. Büyük bir aile içinde, dede ve nine ile bir arada yaşanan çocukluk mutlaka çok güzeldir. Çocuk bir tek anne babayla değil, daha geniş bir çevreyle birbirinden farklı duygusal ilişkilere giriyor, aradığı sevgiyi ve şefkati birinde bulamadığı zaman bir diğerinde bulabiliyordu. O gün babasının olmasa dedesinin zamanı oluyordu ona masal anlatacak veya dizinde hoplatacak. Bunları hep geçmiş zaman kipinde kafamdan geçiriyorum, çünkü artık Türkiye'de de kırsal kesimlerde bile büyük aile ortadan yok oluyor. Küçük bir evde ise çeşitli görüş ve gereksinimleri olan kişilerin bir arada oturması yaşamı cehenneme çevirebilir. "Ben çocuğumu serbest yetiştirmek istiyordum" dedi Zühal. Ona bazı şeyleri yasaklamaktansa niye yapmaması gerektiğini anlatacaktım. Ama burada olmuyor, dedesi ninesi hemen karışıyorlar. Çocuğa terbiyesini vermek gerekir diyerek nedenini sormadan laf dinlemesini istiyorlar. Çocuk oynamak istiyor, onlar evde çıt çıkmamasını istiyorlar. Özden bana karşılık verecek ya da bir şey soracak olsa hemen: Bak, gördün mü? Çocuk seni dinlemiyor' diyorlar. Hep gözleri üzerimde, ne yapsam beğenmiyorlar. Bir gün Özden ninesinin çeyizinden kalma bir bibloyu yere düşürüp kırdı. Ortalık ayağa kalktı, sonunda suç yine benim üzerime kaldı." Zühal'in gözleri yaşarmıştı. Kısa bir aradan sonra sözüne devam etti: "Bir gün misafir gelmişti. Özden kanapenin üzerinde zıplamaya başladı. Sanki herkes gözlerini dikmiş bana bakıyor, beni ayıplıyor gibi geldi bana. Dayanamayıp bir tokat attım çocuğa. Hemen ardından yaptığımdan kendim korktum. 'Zühal,' dedim kendi kendime, sen bu hallere mi düşecektin? Eskiden yanımda biri çocuğuna vurmaya kalksa engel olurdum. Öyle utandım ki kendimden. Ama utancın bir şeye yararı yok. Birkaç gün sonra benzeri bir durumda yine pat diye attım tokatı." "Öfkemi bu zavallı çocuktan çıkartıyorum," dedi Zühal. "Bir tek çocuklarım beni sevsinler, geri kalanı önemsiz, diye düşünüyordum. Ama onlarda da aradığımı bulamadım. Şu parmak kadar çocuk bile bana karşı çıkıyor, benim duygularımı karşılıksız bırakıyor. Bir şey olunca babaannesine kaçıyor, beni dinlemiyor. Bir gün dayanamadım, bir tokat attım. O da şaşırdı, ben de şaşırdım. 'Zühal,' dedim kendi kendime, 'sen bu hallere mi düşecektin?' Eskiden yanımda biri çocuğuna vurmaya kalksa engel olurdum. Öyle bir utandım ki kendimden. Ama utancın bir şeye yararı yok. Birkaç gün sonra benzeri bir durumda yine pat diye attım tokatı. Zühal yine duraksadı. Bardagıma çay koydu. "İşte o zaman beni çok şaşırtan bir olay oldu. Ninesi ve dedesi Özde'ne arka oldular. Ben hem çocuğu şımartıyor, hem de dövüyormuşum. Suçu yine bende buldular. Bazı bana sanki çocuk beni zor duruma düşürmek için kasıtla yapıyor bunları gibi geliyor. Bir tek çocuklarım beni sevsinler, geri kalanı önemsiz, diye düşünüyordum. Ama onlardan da aradığımı bulamadım. Çevrem insan dolu, ama yapayalnızım. Kocamla bile konuşamıyorum. Zühal her şeyi büyük bir rahatlıkla anlatıyor, anlattıkça da boşalıyor ve rahatlıyordu. Anlaşılan bu işten herkes zararlı çıkıyor," dedim. "Ama en büyük zararı Özden görüyor. Bu olaylar onda tüm yaşamı boyunca iz bırakabılir. Senin mutlaka Turgay'la konuşup bu durma bir çözüm bulman gerek," dedim. "O da farkında bu sorunların, ama üzerine gideceğine kaçıyor. Baş başa kalıp konuşamıyoruz. Bir fırsatını bulup konuyu açmaya kalksam şimdi çok yorgunum, daha uygun bir zamanında konuşalım' diyerek geçiştirmeye çalışıyor." O sırada kayınvalide ile kayınpeder parktan geldiler. Biraz da onlarla sohbet ettim. Başta ister istemez onlara karşı biraz çekingendim, ama konuştukça cana yakın, sevecen insanlar olduklarını gördüm. Zühal'i çok iyi anlıyordum, ama bu yaşlı insanlar da kuşkusuz çocuklarınının ve torunlarının iyiliğinden başka bir şey istemiyorlardı. Aynı sorunları biz de yaşamadık mı? Biraz sonra kalktım. Canan'ın ilgisi Özden'e yaramışa benziyordu. Bırakmak istemedi kızımı. "Ben öğleden sonraları evdeyim," dedim Zühal'e kapıda. "Al çocukları arada bir bize gel. Onlar oynarlar, biz sohbet ederiz." Zühal'in gözlerinin içi gülüyordu. Çocuklara saygı nasıl olur? |
|||
|
