|
Uzaklardan gelen bir çocuk Yaz tatilimizi Türkiyede geçirmiş, Almanya'ya geri dönmüştük. Doğup büyüdüğüm yeri bambaşka gözlerle görüyor, kendimi kentin yabancısı sanıyordum. Sıla somut bir yer değil, soyut bir özlem. Ne kadar peşinden koşsam sürekli yer değiştirerek benden kaçıyor. Ertesi gün Cananı yuvaya götürdüm. Monika çocuğunu yuvaya vermek isteyen Faslı bir aileyi gezdiriyordu. Bizi tanıştırdıktan sonra Canan da Türkiyeden dedi. Bizde böyle uzaklardan gelen çok çocuk var. "Ama bizim ev uzak değil ki! dedi Canan. Yürüyerek geldik. Monika, aslında anlayışlı ve ince ruhlu biri. Düşüncesizce bir pot kırdığını hemen anladı. Haklısın dedi Cananın saçlarını okşayarak. Sen burada doğdun. Bizim mahallenin kızı sayılırsın. Karin de olayları izlemişti. Daha sonra grup odasında bana dedi ki: Çocuklar ayrıcalıklı davranılmaktan hoşlanmıyorlar. Öbür çocuklar gibi normal(!) biri olmak istiyorlar. Üç hafta aradan sonra daha başka bir gözle bakıyordum yuvaya. Ne kadar da kirlenmiş! Bir zamanlar beyaz olan duvar kâğıtları iyice sararmış, leke dolu. Şu duvarlar bir boyansa ne iyi olur! dedim Karine. Eve dönerken her yana sanki ilk kez görüyormuşum gibi dikkatle bakıyordum. Her şey düzenli, her şey saatinde. Otobüs zamanında geliyor geniş, rahat, oturacak yer bol. Çocuk arabasıyla bile rahatça biniliyor. İstanbulda o sıcakta tıklım tıklım dolu otobüslerde insanın canı burnuna geliyor. Türkiyede her taraf gece yarılarına kadar cıvıl cıvıl insan dolu. Burada ise akşam olunca sokaklar boşalıyor. Herkesin yüzünde ciddi bir ifade, ne konuşan var, ne gülen! İçim kararıyor. Yaşam koşulları zor da olsa Türkiyede insanlar sohbete, eğlenceye düşkün. Bir şey daha dikkatimi çekti: Burada kendimize yeni bir vatan oluşturmuşuz. Köşedeki terzi, atölyesinin bir duvarına Sultanahmet Camiinin büyük bir resmini, bir duvarına da Galatasaray posteri asmış. Fırıncı yeşil yeşil yanıp sönen bir Kâbe maketi koymuş vitrine. Çevirmenin yazıhanesindeki mobilyalar Türkiyedekileri andırıyor! Arkasında Atatürk portresi. Her tarafta yitirilen vatanı anımsatan simgeler! Komşulardan biri bahçe duvarının dibine iki baş soğan, kabak, biber ekmiş, her akşam sulayıp yitirdiği bahçeyi anımsıyor. Türk gazetesi, Türk televizyonu, Türk videosu! İşsiz erkekler kahvehanelerde iskambil, çocuklar sokakta kaydırak oynuyor. Bir Mevlit Gecesi Eve gelince Nalan telefon etti. Bu akşam geliyorsunuz, değil mi? diye sordu. Yoksa unuttunuz mu? Aşkolsun, unutur muyuz! Elbette geleceğiz dedim. Nalanın kayınpederi vefat etmişti. Adamcağız çoktandır çekiyordu, kurtuldu. Yıllardır asbstli malzemelerle çalιşmaktan ciĝerlerini üşütmüş galiba, neden sonra ortaya çıktı onmaz hastalığı. Ufacık evde otuzun üstünde insan toplandı. Ayakkabılarını çıkartıp giren ya bir koltuğa ya da yere bir şiltenin üzerine bağdaş kurup oturuyordu. Fatma teyzenin evinin onca yıldır burada oturmasına karşın Türkiyedeki bir köy evinden hiç farkı yok. Bizimkilerin evi de böyle sedirler, minderler, dantelli yastıklar, Boğaz köprülü duvar halıları. Ne kadar beğenmesem de görünce çocukluğumu anımsıyorum, içimi bir sıcaklık kaplıyor. Ev tıklım tıklım dolmuştu. Çocuklar yanlarına bir kaç resimli kitap alıp komşunun evine gittiler. Hakan, cam vitrinli büfedeki fotoğraf albümlerinden birini alıp yanında götürdü. Fatma Teyze Türk törelerine göre kırk gün yas tutmuş, ne çıkıp gezmiş, ne de gülüp oynamıştı. Gereğinden fazla konuşmaktan bile kaçınmıştı. Bu akşam Süleyman Çelebinin peygamberin doğumu için yazdığı mevlit okunarak Artık bu yas sona erecekti. Fatma Teyze sıcak ve kalabalık odada bir ara fenalık geçirdi, yan odada kendine gelinceye kadar şakaklarını, bileklerini limon kolonyasıyla ovdular. Neden sonra hoca kitabını kapayıp ayağa kalktı. Yas son buldu artık dedi. Rahmetlinin yakınları üstlerine düşeni yaptılar. Hocanın ardından ziyaretçilerin çoğu da birer birer kalkıp gittiler. Kalabalık dağıldıktan sonra geriye yaşlısı genci ailenin en yakınları kaldı: Nalan, Özcan, Nalanın ağabeyi Alpay ve eşi Inge, amca oğlu Hulusi Ağabeyle Sevgi Abla, rahmetli Rıza Amcanın köylüleri Hüsnü Dayı ve Safiye Hala, komşu Selami Beyle Ayşe Hanım, Oktayla ben ve de çocuklar. Hüsnü Dayıyla Selami Bey Almanyaya ilk gelenlerden. Daha erkendi, Fatma Teyzeyi yalnız bırakmak istemiyorduk. Nalan lokum ikram etti, kolonya tuttu. Fatma teyze bir ara mutfağa girdi, elinde bir tepsi baklavayla geldi. Nalan: Bu kuru kuru yenmez, kahve yapalım dedi. Ben de peşinden gittim, bir kaç cezve köpüklü kahve yapıp getirdik. Hay Allah sizden razı olsun dedi Selami Bey. Tıpkı Türkiyede gibi oldu. Aklım almıyor dedi Hüsnü dayı. Kırk yıla yakın uğraştı didindi garibim, çocukları için kendini helâk etti. Sonunda geldiği yere, kara toprağa geri döndü. Hepimizin er geç dönüp gideceği vatan, kara toprak." Ölümü düşünen kim? dedi Selami Bey. Biz buraya gelirken kimsenin aklının ucundan bile geçmedi, acaba orada insanlar ne yer, ne içerler, dillerinden anlar mıyız. Yıllardır ölülerimizi uçaklarla gönderdik. Rahmetli vasiyet etti: Beni buraya gömün, çocuklarımın yanında kalayım. Türkiyede kim gelip benim mezarıma bakar, dedi. Akla karayı seçtik ona bir karış yer buluncaya kadar. Yarın hepimizin başına gelecek. Buna bir çözüm bulmalı dedi Sevgi Abla. Burada oturuyor, burada çalışıp vergi veriyoruz, çoluğumuzun çocuğumuzun yakınına gömülmek hakkımız. Bazı Hιristiyan mezarlıklarında Müslümanlara bir köşe ayırıyorlarmış. Ama yetmiyor. Bunu daha kapsamlı bir hale getirmek gerekir dedi Safiye Teyze. Pekiyi biz ne olacağız? diye sordu Alpay. Bizi düşünen yok. Tam iki mezarlığın sınırına mı gömecekler bizi Ingeyi bir, beni bir tarafa?" Senin işin zor, evlât dedi Safiye teyze şaka yollu. Sen bunu evlenirken düşünecektin. Karışık mezarlıklar yapılsın dedi Hulusi Ağabey. Hιristiyan, Müslüman, Yahudi kim isterse bir arada yatsın. Selami Bey derin düşüncelere dalmıştı. Bunları düşünen kim o zaman? Nereden nereye geldik! İlk geldiğimizde bir parça beyaz peynire, kabağa, patlıcana hasrettik. İlâç diye arasan yoktu. Torba torba mercimek, fasulye taşıyorduk tatilden dönerken. Şimdi her tarafta bakkal, lokanta, ne ararsan var. Bu altyapıyı kurmak kolay olmadı. İşsiz kalan gurbette aç kalmamak için çaresizlikten bakkal, lokanta açtı, gece gündüz demedi çalıştı. Bu yaşam savaşı tüm topluma yaradı. Özcan dayanamayıp lafa karıştı. Dayı, siz memleket, memleket diyorsunuz. Ama neresi orası? Türkiye ise hangi Türkiye? Senin kırk yıl önce bıraktığın Türkiye ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Bugün dönsen, orada da yabancısın. "O zaman da Almanya, Almanya diye hasret çekeriz" dedi Selami Bey. Çok doğru söylüyorsun dedi Hulusi. Biz gittik boyumuzun ölçüsünü aldık geldik. Hulusi altı yıl önce Türklerin evleri kundaklanırken dayanamamış, kesin dönüş yaptırıp turistik bir yerde bir bakkal açmıştı. Bir gün bitişiğinde koskocaman bir süper market açılınca topu atmış, boğazına kadar borca batarak geri gelmişti. Şimdi Türkiyede de her tarafta kocaman marketler var dedi. Olsun dedi Hüsnü Dayı. Biz Avrupa Birliĝine girince modern yaşamdan bıkan ne kadar Alman varsa Türkiyeye göç edip köy bakkalı, sandviç büfesi açarlar. Hepimiz güldük. Ama birden kendimize gelip utandık. Mevlitteyiz, yaslı insanların yanında gülünür mü? Gülünür, niye gülünmesin. Kırk günlük yas bitmişti. "Ne yaptıysak çocuklarımız için yaptık dedi Hüsnü Dayı. Arabada, televizyonda, videoda gözüm yok. Çocuklarımız bizim gibi yokluk çekmesinler de. Burada çocuklara da ağır yük düşüyor dedi Özcan. Karı koca çalışanlar var. Çocuklar ufak yaştan kendi yağlarıyla kavrulmasını öğreniyorlar. Kırk yıllık göç öyküsü çocuk eğitiminde de izlerini bıraktı. Hepimiz eğitim anlayışımızı değiştirmek, koşullara uydurmak zorunda kaldık. İyi de oldu dedi Nalan. Eskiden üzerlerine titrerdik, şımartırdık. Şimdi küçük yaşta büyük insan gibi her işlerini kendileri görmeye alışıyorlar. Selami Amca da Nalana hak verdi. Kısıtlamalarla, yasaklarla olmuyor artık. Kız çocuğu olsun, erkek çocuğu olsun, kendi işini kendi görmeye, sorumluluk almaya alışmalılar. Benim yeni kuşağa güvenim sonsuz. Biz kendi olanaklarımızla bir adım ileriye gidebildik. Siz iki adım birden attınız. Sizin çocuklarınız dört-beş adım birden ileriye gidecekler. Biz hep Türkiyeyi düşündük. Siz iki tarafı da düşünüyorsunuz. Sizin çocuklarınız her iki tarafın nimetlerinden çok daha iyi yararlanacak. Bu bir fırsat. Yararlanamazlarsa yazık olur. İki dil konuşan insanın vatanı da ikidir. Çocuğun anne ve babaya bağlıysa, onlardan sevgi ve anlayış görüyorsa, bunun üstesinden rahat gelir. Anne babadan destek gören çocuk bana mısın demez. İki dilli olmak, iki dünyada yaşamak bir kazanç, ama bunun bir duygusal bedeli var. Bunu da ödüyoruz. Hem yüzeyim, hem ıslanmayayım, olmaz! Ama futbola gelince herkes Türk takımlarından yana dedi Hulusi. "Bundan kimse gocunmasın. Türkiye kazanır, sevinirsin. Almanya kazanır, bir kez daha sevinirsin dedi Hüsnü dayı. Ya Türkiye Almanyaya karşı oynarsa? dedi Sevgi Abla. O zaman hangi taraf kazanırsa kazansın, sen kazanmış olursun dedi Ayşe Teyze. Gençler iki tarafın da âdetlerini öğreniyorlar. Bu büyük bir beceridir. Bazı şeyler burada başka, Türkiyede başka anlama geliyor. Örneğin büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atarak oturmak, sigara içmek, el öpmek. Çocuklar aynı durumda Türkiyede başka, burada başka davranmayı öğreniyorlar. Bunu duyunca Oktay bana bakarak güldü. Bu yaz Canana, öp babaannenin elini dedik. Biraz şaşırsa da öptü. Parmağımla alnımı gösterdim ki alnına götürsün. Beni yanlış anlayan Canan şap diye bu kez de alnından öpmez mi babaannesini. Gülmekten kırıldık. Zamanla öğrenecek dedim. Okuyacak, öğrenecek. Yüksek tahsil görecek inşallah. Eskiden kızlar okutulmaz, çeyizi hazırlanıp evlenmesi beklenirdi. Şimdi erkek çocuklardan daha iyi okuyorlar. Tam o sırada kapı açıldı, çocuklar girdi içeriye. Canan Oktaya elindeki foto albümünde sararmış bir fotoğraftaki kasketini yan yatırmış genç bir delikanlıyı gösterdi: "Baba, bu adam kim?" Oktay: Kızım, şöyle bir etrafına bak, kime benziyor? dedi. Hüsnü Dayı bıyığının altından kıs kıs gülüyordu. Canan parmağıyla onu gösterdi. Aferin, akıllı kızım! diyerek Cananın başını okşadı Hüsnü Dayı. Nasıl da tanıdın! Aradan otuz beş yıl geçti. Hüsnü Dayı şöyle bir tespihini şaklattı. O zamanlar bizim köye haber gelmişti. Almanyaya adam yazıyormuşlar. Ama yurtdışına göç etmek adet değildi. Gidenler, İstanbula, Ankaraya giderlerdi. Kıtlıklarda Almanyadan, İsveçten, İrlandadan ve hatta komşumuz Yunanistandan Amerikaya büyük göçler olmuş dedi Oktay. Ama Türkiyeden giden olmamış. Tam tersine, Bulgaristandan, Makedonyadan, Kafkaslardan akın akın göçmen gelmiş. "Ama Almanya deyince akan sular durdu. Ne de olsa bizim eski müttefikimiz! Almanlar Türkleri severler diyorlardı. Başka yer olsa kimse yerinden kımıldamazdı. Rahmetli, benden beş yaş büyüktür, o yazılmış, gel seni de götüreyim, dedi bana. Askerden yeni gelmişim, baba tarlası dört kardeşi doyurmuyor. Yine de gözüme kestiremedim. O aldı başını gitti. Tatile gelirken bir fotoğraf makinesi getirmiş. Hepimizin teker teker fotoğraflarını çekti. İşte bu resim o zamandan kalma. Bayağı yakışıklıymışsın, Dayı! dedi Özcan gülerek. Rahmetli bir de bir makine getirmiş. Koydu kahvede masanın üzerine. Biz sohbet ediyoruz, o da mısır koçanı gibi bir aleti hep ağzımıza doğru tutuyor. Neden sonra açtı makineyi. Ne dediysek hepsini teker teker tekrarlamaz mı! Şaştık kaldık. O teyp sebeb oldu! Takıldım rahmetlinin peşine, geldim. Dayı, teyp aklını çelmiş anlaşılan dedim. Yok, kızım, teypte meypte gözüm yoktu! Bir teyp dünyanın parasıydı o zamanlar. Bizim bir çocuk vardı, ikincisi de yoldaydı. Onları düşünerek geldim. Birkaç sene kalır, yükümüzü tutar döneriz, dedim. Ama hâlâ buralardayız. Rahmetlinin ölüsü bile burada kaldı. Gelmek var, dönmek yokmuş. İki gün iki gece sürdü İstanbuldan Münihe trenle. Yanımızda kumanyalar, tren Sofyada, Belgradda durdukça şişelere su dolduruyoruz. Tuvaletler girilecek gibi değil. Münihe bir geldik, neredeyiz diye şaştım. Hiç gördüğüm yerlere benzemiyordu. O günden beri o fabrika senin, bu fabrika benim, çalıştık. Hayımlarda sürünmekten, konserve yemekten içim geçti. Çocukların geleceği için Almanların huyuna suyuna katlandım. Dört sene sonra baktım, olacak gibi değil, Safiyeyle çocukları da aldım yanıma. Eşekten indik, Mercedese bindik." Alpay söze karıştı: Biz Mercedes sandık, ama Ford çıktı şansımıza. Göç öyküsü incinmelerin de öyküsüdür denebilir. Ama geçmişte olanlarla oyalanmayalım. Sürekli yakınarak boşuna enerji tüketiyoruz. İnsanın enerjisini idareli kullanması gerekiyor. Doğru söylüyorsun, evlât dedi Selami Amca. Kinden, nefretten güç alanların motoru kısa zamanda yanar. Hoşgörü, saygı ve sevgi bizi yarınlara taşıyabilir ancak. Anadolu mistisizmi de bu zaten. Ne demiş Mevlana Gene gel, gene!Ne olursan ol İnsan ol da! Kim doğru, kim yanlış, kim haklı, kim haksız? Sorun bu değil! Gözümüzü açıp nerede güzellikler varsa kendimize mal edelim. Ama olanları da anlatalım ki, gelecek kuşaklar unutmasın bu koca göçün öyküsünü. Sen İstanbulda doktor kontrolundan geçmedin mi, Hüsnü?" Geçmez olur muyum? İdrar aldılar. Her tarafıma baktılar. Sağlam çıktım. Bak ben başımdan geçeni anlatayım dedi Selami Dayı boşalan kahve fincanını sehpanın üzerine koyarken. Almanyayı benim aklıma bizim köyün muhtarının oğlu soktu. Uyanığın amacı meğer başkaymış. Ben o zamanlar pehlivandım, düğünlerde yağlı güreşe çıkardım. Sağlığım yerindeydi. Muhtarın oğlu da cılız mı cılız, görsen veremli sanarsın. Selami Amca sırayla şöyle bir gözden geçirdi bizi. Bir şey anlatırken heyecanlı bir yerinde herhangi bir bahaneyle bizi bekletip heyecanı doruğuna çıkartmak adetiydi. Doktora çıkardılar dedi neden sonra. Ellerimizde kutularla idrar tahliline gönderdiler. Ben saĝlam çιktιm, onun şekerι yόksekmiş,gelemedi. Aradan bir kaç yιl geçti, benim şekerim çιkmaz mι. İş o zama anlaşιldι. Meĝer muhtarιn uyanιk oĝlu bir fιrsatιnι bulup bizim kutularι deĝiştirmiş Kısmet seninmiş dedi Nalanın annesi. Taksiratın önüne geçilmez. Çocuklar anlar anlamaz bizi dikkatle dinliyorlardı. Az sonra Canan başı dizimde uyuyakaldı. Hüsnü Dayı sevecen gözlerle baktı. Her şey onlar için! dedi. Onlar için geldik buralara. Ah vah diye yakınıp onların da yaşamını karartmaya hakkımız yok. Biz çocuklarımıza bu ülke hakkında karamsarlık aşılarsak onların önünü kesmiş oluruz. Biz burada mutsuz olursak çocuklarımız nasıl mutlu olurlar? Pısırık olursak, kabuğumuza çekilirsek, dil öğrenmezsek, kendimizi ezdirirsek, çocuklarımız da başarısız olurlar. Biz girişken olursak çocuklarımız da tuttuğunu koparmayı öğrenirler. Bu ev bizim ev, bu bahçe bizim bahçe. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. Bakın, size bir olay anlatayım. Eskiden bizim köyün okulu yoktu. Her sene Ankaraya dilekçe veriyoruz, seneye yapacağız diye yanıt geliyor. Bekle bekle, kaç sene geçti, bir şey olduğu yok. Bir gün kahvede toplandık, karar verdik. Biri kum çekti, biri taş getirdi, biri duvar ördü, bitirdik binayı imece usulü. Aynı yıl devlet öğretmen gönderdi. O anda kafamda bir ışık yandı. İmece usulü. Bizim ev, bizim bahçe. Bakarsan bağ, ... Çok doğru söylüyorsun, Hüsnü Dayı dedim. Oktay Cananı kucağına almıştı bile. Herkes ayağa kalktı. Gece yarısı olmuştu. Fatma Ablaya baş sağlığı dileyip ayrıldık. Bizim ev, bizim bahçe Ertesi gün Ulla ile Peter geldiler yuvaya. Birlikte kahve içerken sözü İspanyada geçirdikleri tatillerine getirdi. Ben de bizim tatilimizden ve sonunda da dün akşamki mevlit sonrası beni de Canan'ı da çok etkilemiş olan sohbetimizden söz ettim. Yaşam öykümüzle yakından ilgilenmek bize iyi gelmişti. Bu konuda arada sırada kafa yormak fena olmuyor, dedim kendi kendime. Böylelikle geçmişimizden çocuklarımızın geleceği için ders çıkartıp güç kazanıyoruz. Acı vatan Almanya diyoruz, ama göç olgusu birinci kuşak dahil hepimizin dünyasını değiştirdi, ufkumuzu genişletti dedim sonunda. Bunun sonuçlarını Türkiyede bile görmek olası. Bu karşılıklı oldu dedi Ulla. Yeni renkler, yeni sesler getirdiniz buraya. Mutfağıyla, müziğiyle, yazınıyla Türkiye, İtalya, Yunanistan, İspanya kapımıza geldi, Almanya da değişti. Bizim için ne büyük bir şans. Bazı geri kafalılar bundan gocunuyorlar, vatan elden gidiyor diyerek ortalığı velveleye veriyorlar. Benim kültürüm sizinkinden iyi deyip dayatmaya ne gerek! dedim. Tam o sırada gözüme kirli duvarlar ilişti. Konuyu değiştirmek gibi olmasın ama, şu duvarlara bir boya gerek. Öyle değil mi? "Öyle de ne yapsak ki?" Kendimiz boyayalım dedim. Yuvada kırkın üzerinde çocuk var. Anne babaların bir kısmı yardım etse iki günde bitiririz. Önce şaşırdı Ulla bu önerime. Ardından gülümsedi. "Olur. Niye olmasın? dedi. Hemen ertesi gün, elimizde metre, duvarları ölçerek ne kadar boya gerektiğini saptadık. Grupları dolaşarak herkesten para topladık. Bizi böyle etkin ve coşkulu gören Canan ve Peter de seviniyorlardı. Sonunda biri arabasıyla malzemeleri getirdi, bir kısmı yemek yaptı, beşer kişilik iki vardiyadan cumartesi, pazar bu işi hallettik. Her taraf çiçek gibi oldu. Öbür grupta bir adam var. Hiç selâm vermiyor, beni görünce başını hep öbür tarafa çeviriyordu. Pazartesi günü onunla karşılaştım kapıda. "Guten Tag, Frau Özyurt! Wie geht es Ihnen?" demez mi? Perşembe akşamı veliler toplantısı vardı. Yine o adam söz aldı. "Gündemde yeni veli temsilcisi seçimi var. Ben Frau Özgürü öneriyorum" demez mi! Herkes parmaklarıyla masaya vurarak bu öneriyi destekledi. "Ne dersin?" diye sordu bana Monika. "Yapmak ister misin?" Şöyle bir düşündüm. Ulla ile birlikte yaparsak olur dedim. Ulla hiç düşünmeye gerek görmeden hemen yanıt verdi. Yaparız dedi. Birlikte yaparız. |
|||||||
|
