Titel: Çocuğu sevmek - ve saymak
Untertitel:

Çocuğu sevmek - ve saymak

Bir kat üstümüze yeni kiracılar taşınalı bir ay geçti, hala hoş geldine gidemedim. Zamanım olmadı. İki yaşına gelir gelmez Derya'yı Canan'ın yuvasına verdik, yarım gün de olsa yine işime başladım. İşten gel, çocukları yuvadan al, alış veriş, yemek, ev işi derken gün bitiyor. Birkaç kez evin hanımıyla merdivende karşılaşıp selâmlaşmıştık. Temiz yüzlü, sevimli biri, fakat tedirgin ve gergin bir hali var. Eğitim görmüş olduğu belli. Üç yaşında bir erkek, bir yaşında bir kız çocuğu var. Nereye gitse onlar da hep yanında. Kocası da görünüşe bakılırsa iyi birine benziyor. Kayınvalidesi ve kayınpederiyle birlikte oturuyorlar. Daha doğru dürüst görüşemedik, ama her birini ayak seslerinden çok iyi tanıyorum. Tahta döşeme üzerinde kimin nereye gittiği hemen belli oluyor. Yaşlıların ayak sesleri ağır aksak, kadınınki tüy gibi, sanki ayakları yere değmiyor. Çocuğunki ise hızlı ve aceleci, her tarafa tık tık tık koşarak gidiyor. Bazen bu ayak sesleri birbirine karışıyor. Çocuğun koşuşmasına annenin ve hemen ardından yaşlıların ayak sesleri karışıyor, kapılar çarpılıyor, bağırışmalar duyuluyor. 'Ne oluyor acaba?' diye şaşırıyorum. 'Kavga var galiba!' Olur ya, niye olmasın! Bazı da onlar bizim kavga gürültümüzü duyup şaşıyorlardır. Ama yine de insan merak etmekten kendini alamıyor. Bir gün çocukları yuvadan alıp eve geldiğimde merdivende karşılaştık. Kucağında kızı, erkek çocuğunu elinden tutmuş aşağıya iniyordu. Aceleyle bir selam verip yoluna devam etti. Canan seneye okula başlayacak. Her bir şeyi görüp anlıyor. Merdiven sahanlığında durup yüzüme baktı. "Anne, o çocuğun nesi var?" diye sordu. Benim hiçbir şey dikkatimi çekmemişti. "Ne bileyim, kızım!" dedim. "Niye sordun?" "Ağlıyordu. Birkaç gün önce yine ağlarken görmüştüm," dedi Canan. Koşan çocuğun ayak sesleri, bağırışmalar, hızla çarpılan kapılar! Gürültülerinden geçilmiyor, dedim içimden öfkelenerek. Eve girince mutfağın penceresinden aşağıya baktım. Kadın, çocuğu elinden tutmuş, hışımla avludan geçiyordu. Çocuk da ayaklarını sürüyerek istemeye istemeye peşinden gidiyordu. Ağladığı belliydi. Böyle durumlar az mı başıma gelmişti! Daha birkaç gün önce oyuncak ayısını ninni söyleyip uyutmak isteyen Derya'yı işe geç kalıyorum korkusuyla kolundan kaptığım gibi çeke çeke ta merdivenden aşağıya kadar zorla indirmiştim. Canı burnuna gelmiş bir anne, hepimizin bildiği, ama hiç de hoş olmayan bir manzara. Bu olay akşama kadar kafamdan çıkmadı. Yemekte Oktay'a da anlattım. "Avluda diğer çocuklarla hiç oynamaması benim de dikkatimi çekti," dedi Oktay. Ama bu evde dayak yedigi anlamına gelmez. Kaldı ki, dövseler bile elden ne gelir?" Buna verecek bir yanıt bulamadım. Ama bir kez kafama takılmıştı bu olay. Ertesi gün yuvada Monika'ya konuyu açtım. "Yapabilecek çok şey var," dedi. "Şimdi yeni bir yasa çıktı. Bu yasaya göre çocukların şiddete başvurulmadan eğitim görme hakları var. Yetişkinlerin bu haklara saygı göstermesi gerekiyor. Gerçekten yetişkin birinin kendinden çok daha zayıf birine, savunma gücünden yoksun bir çocuğa karşı şiddete başvurması ne utanılacak bir durum. Ama bir çocukla anne baba arasına yasa girerse bundan sonunda yine çocuk zararlı çıkmaz mı? "Yasalar yalnız cezalandırma amacıyla yapılmaz," dedi Monika. "Bazı yasaların görevi yardıma muhtaç bireylerin güvenliğini ve haklarını korumaktır. Bugün bu yasa belki de çoğunluğun bir adım önünde. Dolayısıyla bazılarımıza bu yasayı anlamak zor gelebilir. Ama yarın yetersiz bile kalabilir. İnan bana, çocuklarımızı dövmeden ve aşağılamadan nasıl eğiticeğimiz konusunda biraz kafa yorarsak mutlaka bir çaresini buluruz."

Hem severim, hem döverim Evde de Monika'nın sözleri kulağımdan çıkmadı. Bazı ata sözlerimiz bile, çocuklarımızı hep kendi malımız gibi gördüğümüzü, onları dayakla istediğimiz gibi yoğurabilecegimizi sandığımızı açıkça ortaya koyuyor. Eti senin kemiği benim ya da: Çocuk benim değil mi, hem severim, hem döverim," deriz. Oysa bir çocuğun da, ne kadar küçük ve güçsüz olsa da bir kişiliği, gururu, haysiyeti var. Bu küçük insanlar bize geçici bir süre emanet edilmişlerdir. Onların kişiliğini ezmeye ve haysiyetini kırmaya – eğitimsel amaçlarla ya da gelecekleri konusundaki kaygılarımız nedeniyle de olsa – hakkımız yoktur..." İnsanın bel bağladıgı ve sevdiği birinden dayak yemesi ne kadar korkunç olmalı! Eve giderken yolda kafamdan bunlar geçiyordu. Eve vardığımda kararımı vermiştim. "Canan," dedim, "çık yukarıya da komşu teyzeye sor bakalım öğleden sonra evde mi. Evdeyse bir hoş geldin ziyaretine gidelim." Canan büyük insan gibi iş yapmağa, ona sorumluluk verilmesine bayılıyor. Hemen fırladı gitti ve az sonra ağzı kulaklarına vararak geri döndü. "Bizi bekliyor, anne!" dedi. Evde açılmamış bir paket lokum vardı. Onu güzel bir kağıda sarıp yanıma aldım. Adının Zühal olduğunu öğrendiğim komşu kapıyı bize güler yüzle açıp içeriye buyur etti. Ziyaretimize içten sevindiği her halinden belli oluyordu. Adet olmuş, herkes hal hatır sorulduğunda 'iyiyim' der. Zühal de önce öyle dedi, ama biraz oturup konuştuktan, iki bardak çay içtikten sonra büyük bir içtenlikle, hiç yapmacıksız içini dökmeye başladı. Kayınvalidesi ve kayınpederi biraz hava almaya parka çıkmışlar, küçük kızı ise uyuyormuş. Oğlu Özden de Canan ve Derya ile yan odada oyuna koyuldu. Canan bazı büyük insan gibi anlayışlı. Özden'in yine üzgün olduğunu fark ederek onu onunla daha yakından ilgilenmeye başlamıştı. Zühal kafasına uygun biriyle konuşmaya hasretmiş meğer. "Yalnızım, hiç kimsem yok burada," diye söze başladı. "Çok canım sıkılıyor." Dört yıl önce Türkiye'de liseyi bitirmiş, tam üniversiteye baslıyacakmış, Almanya'dan memleketine tatile gelen Turgay'la tanışıp apar topar evlenmiş. Ama Turgay önce ona söz vermiş olmasına karşın buraya gelince anne babasını kırarım korkusuyla ayrı ev tutma konusunu açamamış bile. Bir iki kere açar gibi olsa da kayınpederle kayınvalide: "Ne gereği var! Birlikte ne güzel oturuyoruz işte. Bir evin masrafı başka, iki evin masrafı başka. Yarınımız ne olacak belli değil. Hele biraz para biriktirin önce," deyip buna karşı çıkmışlar, Zühal Almanca kursuna gitmeyi ne kadar istemiş, ama ilk zamanlar kayınpederi ve kayınvalidesi gerek görmemişler. Ardından da art arda hamile kalmış. "Aslında iyi insanlar, ama her şeye karışıyorlar," dedi Zühal. "Kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum." Ne dediğini çok iyi anlıyordum. Canan daha bir yaşındayken kayınvalidem Türkiye'den gelip üç ay yanımızda kaldığında az sorunlu olmamıştı . Zühal'e kaynanamın bir gün nasıl evden kaçtığını ve tüm kent kazan biz kepçe onu nasıl aradığımızı anlattım. Çok güldü. Konuştukça yüzündeki o sert ifade gidiyor, yüz hatları yumuşuyordu. Demek zavallının biraz dert dökmeye çok gereksinimi varmış. Ben içini deştikçe o da anlattı. Büyük bir aile içinde, dede ve nine ile bir arada yaşanan çocukluk mutlaka çok güzeldir. Çocuk bir tek anne babayla değil, daha geniş bir çevreyle birbirinden farklı duygusal ilişkilere giriyor, aradığı sevgiyi ve şefkati birinde bulamadığı zaman bir diğerinde bulabiliyordu. O gün babasının olmasa dedesinin zamanı oluyordu ona masal anlatacak veya dizinde hoplatacak. Bunları hep geçmiş zaman kipinde kafamdan geçiriyorum, çünkü artık Türkiye'de de kırsal kesimlerde bile büyük aile ortadan yok oluyor. Küçük bir evde ise çeşitli görüş ve gereksinimleri olan kişilerin bir arada oturması yaşamı cehenneme çevirebilir. "Ben çocuğumu serbest yetiştirmek istiyordum" dedi Zühal. Ona bazı şeyleri yasaklamaktansa niye yapmaması gerektiğini anlatacaktım. Ama burada olmuyor, dedesi ninesi hemen karışıyorlar. Çocuğa terbiyesini vermek gerekir diyerek nedenini sormadan laf dinlemesini istiyorlar. Çocuk oynamak istiyor, onlar evde çıt çıkmamasını istiyorlar. Özden bana karşılık verecek ya da bir şey soracak olsa hemen: ‚Bak, gördün mü? Çocuk seni dinlemiyor' diyorlar. Hep gözleri üzerimde, ne yapsam beğenmiyorlar. Bir gün Özden ninesinin çeyizinden kalma bir bibloyu yere düşürüp kırdı. Ortalık ayağa kalktı, sonunda suç yine benim üzerime kaldı." Zühal'in gözleri yaşarmıştı. Kısa bir aradan sonra sözüne devam etti: "Bir gün misafir gelmişti. Özden kanapenin üzerinde zıplamaya başladı. Sanki herkes gözlerini dikmiş bana bakıyor, beni ayıplıyor gibi geldi bana. Dayanamayıp bir tokat attım çocuğa. Hemen ardından yaptığımdan kendim korktum. 'Zühal,' dedim kendi kendime, ‚sen bu hallere mi düşecektin? Eskiden yanımda biri çocuğuna vurmaya kalksa engel olurdum. Öyle utandım ki kendimden. Ama utancın bir şeye yararı yok. Birkaç gün sonra benzeri bir durumda yine pat diye attım tokatı." "Öfkemi bu zavallı çocuktan çıkartıyorum," dedi Zühal. "Bir tek çocuklarım beni sevsinler, geri kalanı önemsiz, diye düşünüyordum. Ama onlarda da aradığımı bulamadım. Şu parmak kadar çocuk bile bana karşı çıkıyor, benim duygularımı karşılıksız bırakıyor. Bir şey olunca babaannesine kaçıyor, beni dinlemiyor. Bir gün dayanamadım, bir tokat attım. O da şaşırdı, ben de şaşırdım. 'Zühal,' dedim kendi kendime, 'sen bu hallere mi düşecektin?' Eskiden yanımda biri çocuğuna vurmaya kalksa engel olurdum. Öyle bir utandım ki kendimden. Ama utancın bir şeye yararı yok. Birkaç gün sonra benzeri bir durumda yine pat diye attım tokatı. Zühal yine duraksadı. Bardagıma çay koydu. "İşte o zaman beni çok şaşırtan bir olay oldu. Ninesi ve dedesi Özde'ne arka oldular. Ben hem çocuğu şımartıyor, hem de dövüyormuşum. Suçu yine bende buldular. Bazı bana sanki çocuk beni zor duruma düşürmek için kasıtla yapıyor bunları gibi geliyor. Bir tek çocuklarım beni sevsinler, geri kalanı önemsiz, diye düşünüyordum. Ama onlardan da aradığımı bulamadım. Çevrem insan dolu, ama yapayalnızım. Kocamla bile konuşamıyorum. Zühal her şeyi büyük bir rahatlıkla anlatıyor, anlattıkça da boşalıyor ve rahatlıyordu. Anlaşılan bu işten herkes zararlı çıkıyor," dedim. "Ama en büyük zararı Özden görüyor. Bu olaylar onda tüm yaşamı boyunca iz bırakabılir. Senin mutlaka Turgay'la konuşup bu durma bir çözüm bulman gerek," dedim. "O da farkında bu sorunların, ama üzerine gideceğine kaçıyor. Baş başa kalıp konuşamıyoruz. Bir fırsatını bulup konuyu açmaya kalksam ‚şimdi çok yorgunum, daha uygun bir zamanında konuşalım' diyerek geçiştirmeye çalışıyor." O sırada kayınvalide ile kayınpeder parktan geldiler. Biraz da onlarla sohbet ettim. Başta ister istemez onlara karşı biraz çekingendim, ama konuştukça cana yakın, sevecen insanlar olduklarını gördüm. Zühal'i çok iyi anlıyordum, ama bu yaşlı insanlar da kuşkusuz çocuklarınının ve torunlarının iyiliğinden başka bir şey istemiyorlardı. Aynı sorunları biz de yaşamadık mı? Biraz sonra kalktım. Canan'ın ilgisi Özden'e yaramışa benziyordu. Bırakmak istemedi kızımı. "Ben öğleden sonraları evdeyim," dedim Zühal'e kapıda. "Al çocukları arada bir bize gel. Onlar oynarlar, biz sohbet ederiz." Zühal'in gözlerinin içi gülüyordu.
Herkes iyi de, arada olan çocuğa oluyor
Akşam yemekte durumu Oktay'a anlattım yine. "Herkes iyi niyetli ve herkes de belki kendi açısından haklı," dedi. "Burada suç kayınpeder ve kayınvalide de diyemeyiz, ama açıkça görülüyor ki, o kadın çok sıkışık bir durumda. Onlar için en iyisi ayrı bir ev tutmak. Ondan sonra yaşlılarla araları da düzelir." "Almanca öğrenmesi de şart, yoksa buraya alışamaz," diye lafını kestim. "Özden de yuvaya gitmeli." "Dur acele etme! Her şeyin sırası var" dedi Oktay. "kabak gerçi çocuğun başına patlıyor, ama bizim elimizden ne gelir? "Turgay'la bir konuşsan" dedim. Oktay elinden çatalı bıçağı bırakarak bana baktı şaşkınlıkla. "Tanımadığım biriyle böyle zor bir konuda nasıl konuşayım? Ne diyeyim elin adamına?" Kısa bir süre düşündükten sonra dedi ki: "Biz bir akşam Turgay'la Zühal'i bize yemeğe çağıralım. Görelim bakalım nasıl biriymiş. Ortamı uygun görürsek konuya bir ucundan gireriz." Bu öneri hiç de fena değildi doğrusu. "Bana kalırsa hemen bu hafta sonunu ayarlıyalım," dedim. Derya oralı olmadan ha bire yemeğini kaşıklıyordu. Canan ise kulaklarını kabartmış dikkatle bizi dinliyordu. "Ama Özden de gelsin," dedi. "Senin odana gidip güzel güzel oynarsanız gelsin," dedim. "Aferin, kızım," dedi Oktay. "Biraz Özden'e ablalık et de yüzü gülsün çocuğun." "Ama annesi niye dövmüş onu?" diye sordu Canan. "Kızım, annesinin canı bir şeye sıkılmış, çaresizlikten acısını oğlundan çıkarmış. Ama çok pişman olmuş," dedi Oktay. Bunun üzerine Canan: "Sen de pişman oldun mu?" diye sormaz mı? Oktay'ın lokması neredeyse boğazına takılıp kalacaktı. "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. Canan sorusunu yineledi: "Hani sen de bana bir kere vurmuştun. Pişman oldun mu?" Doğrusu ben de unutmuştum bu olayı. Canan unutmamış. Bir akşam biz mutfakta yaz tatili planları yaparken Canan mızmızlık etmiş, bunun üzerine Oktay kendini tutamayarak ona bir tokat atıvermişti. "Oldum, kızım," dedi pancar gibi kızararak. "Çoktan oldum." "Peki sonrası?" dedim. Oktay ne demek istediğimi anlamamıştı. "Ne sonrası?" "Yeni yasaya göre çocukları da yetişkinler gibi ciddiye almak, onlara sevginin yanı sıra saygı da göstermek gerekiyor. Senin karşında yetişkin biri olsa böyle bir olayı pişmanım deyip de kapatabilir miydin?" Oktay sonunda ne demek istediğimi anlamıştı. Gülerek Canan'a döndü. "Bak kızım, o tokattan ötürü senden resmen özür diliyorum. Bir daha yapmayacağım." "Söz mü?" Canan sağ avucunu havaya kaldırıp Oktay'a doğru uzattı. Oktay da sağ elini şak diye havada Canan'ın sağ eliyle buluşturdu. "Söz!" "Peki," dedi Oktay bana dönerek, "yeni yasaya göre biz bu yüzden hapse mi gireceğiz şimdi?" "Merak etme! Biz Canan'la seni ziyarete geliriz," dedim. Güldük.

Çocuklara saygı nasıl olur?
Gerçi Oktay bu soruyu şaka yollu sormuştu, ama ben yine de Monika'ya sormadan edemedim. "Çocuğun yanağına tokat, kıçına şaplak atmak veya onu azarlayıp susturmak öylesine yaygın ki, o zaman Alman olsun, Türk olsun, ne olursa olsun anne babaların yarıdan çoğu hapse girerdi," dedi. "Bu yeni yasa, anne ve babaları suçlu konumuna getirmek gibi bir amaç taşımıyor. Hatta aşırı durumlar dışında bir yaptırım bile getirmiyor. Fakat şiddeti kınayarak onları çocuklarını daha iyi, yani şiddete başvurmadan ve gerekli saygıyı göstererek yetiştirmeleri için destekliyor." Yasa metninin kopyasını çıkarmış, herkese birer tane verdi. Eve gidince okudum. Medenî kanunun 1631. maddesinin 2. bölümünde şöyle bir değişiklik yapılmış: Çocukların şiddete başvurulmadan eğitim görme hakları vardır. Kaba kuvvetle, manevi baskıyla veya diğer onur kırıcı yöntemlerle cezalandırılamazlar. Hepsi bu kadar! Ama bu kısa metin beni sanıyorum Özden'den ötürü çok etkilemişti. Değişen neydi, anlayamıyordum. Ertesi gün Canan'ı almaya yuvaya gittiğimde Ulla'dan tüm velilerin çocuklarını nasıl kaba kuvvet kullanmadan eğitebilecekleri konusunda tartışmak gereğini duyduklarını öğrendim. "Ulla, biz veli temsilcisi olarak bu konuda bir toplantı düzenleyelim," dedim. Hemen bir kaç kişi oturup toplantının gündemini saptamaya başladık. Monika da kahve yapıp getirdi. Ulla ve ben bir kağıda Türkçe ve Almanca not alıyorduk. "Her şeyden önce çocuklara saygı" dedim. "Onları, yetişkinlerde olduğu gibi ciddiye almak çok önemli. Türkiye'de 'büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek,' diye and içilir. Ama büyük küçük herkesin hem sevgiye hem saygıya gereksinimi var." "Bir Türk atasözü, çocuk evin meyvasıdır, der, öyle değil mi?" diye sordu Monika. "Evet, ama bir çok atasözü de şiddeti över. Örneğin: Dayak cennetten çıkmadır. Kızını dövmeyen dizini döver." Oğlu bu yıl yuvaya başlamış olan Sevgi de oradaydı. "Türkiye'de de bu konuda son yıllarda zamanın brikimiyle ve özellikle Avrupa standardını yakalamak düşüncesiyle yasal ve toplumsal alanda önemli gelişmeler var. Biz burada hem Alman hem Türk toplumundaki gelişmelerin dışında kalıyoruz," dedi. "Çocuğa saygı nasıl olur?" diye sordu Ulla. "Ona bir oda, bir masa ver ki, bildiği gibi yazsın çizsin. Yaptığı resimleri bir kenara atmaktansa duvara asarsın," dedi Sevgi. "Bizde, özellikle yaşlılar küçük çocukları istemese bile kucaklarına oturtmaya, zorla öpüp makas almaya bayılırlar. "Yaz!" dedi Ulla. "Çocuktan körü körüne söz dinlemesini beklememeli, onun da görüşünü almalı. İtaate alıştırılan çocuk ileride nasıl öğrenecek kendi başına fikir üretip karar vermesini?" " O zaman, Sedat sana, ‚neden masayı toplaması gerektiğini' sorunca, sen de ‚Ben toplamanı istiyorum da ondan," diyemezsin, dedi Sevgi gülerek Monika'ya. "Doğru, dedi Monika yavaşça. "Sıra Nina'yla ondaydı. Bazı çocuklar hep birden konuşunca hepsine yanıt yetiştiremiyorum. Ama çocuğun hakkı var, ona doğru dürüst bir yanıt vermem gerekirdi." Sevgi Türk ailelerindeki şiddetin "gurbette" yapılan deneyim ve uyum sağlayamama nedeniyle baskı sonucu olabileceğini düşündü. Okuyup adam olsunlar, bizden daha iyi yerlere gelsinler isteriz. Ama oturttuğun yerde kalan pısırık çocukları da, ne kadar uslu diye över ve severiz. "İtaat yerine iş birliğine ve katılıma alıştırılmalı çocuklar," dedim. Biz yetişkinler diğer yetişkinlerle iş birliğine gireriz, ama nedense çocuklara gelince buna yanaşmayız. Onlar bunu istiyor. Annesini babasını bulaşık yıkarken, duvara çivi çakarken gören çocuk da bu eyleme katılmak istiyor. Ama biz onların bu arzusunu yanlış anladığımız için itaatsizlik olarak yorumluyor, sonunda kaba veya sözlü şiddete başvuruyoruz. Ver çocuğun eline süngeri, yıkasın!" "Ama her şeyin bir sınırı var," dedi Ulla. "Çok gevşek davranırsan, her şeye izin verirsen çocuk nasıl öğrenecek doğruyu yanlışı? Aynı şeye bir gün izin verir, bir gün vermezsen çocuğun kafasını karıştırırsın. Açık seçik kurallar çocuğun yaşamı için yönlendirici olur." "Peki, sen Peter'e hiç vurmadın mı?" diye sordu Sevgi Ulla'ya. "Bir kaç kez kendimi tutamayıp tokat attığım oldu," dedi Ulla. "Attık da yedik de," dedi Monika. "Hiç unutmam, annem bir gün para verip beni bakkala gönderdi. Dükkana girer girmez karşımda koskocaman bir dondurma reklamı gördüm. Verdim parayı, aldım bir tane. Annem elimde dondurmayla geldiğimi görünce tokadı bastı. Dondurma yere düştü." "Sen de bir daha böyle şey yapmadın!" dedi Ulla. "Yapmaz olur muyum! Ama işte o zaman dondurmayı yedikten sonra eve gittim. Evde de 'parayı yitirdim', dedim." "Sen ne uyanıkmışsın öyle," dedim. Hepimiz güldük. Hiç iç açıcı olmayan bir konuyu güle eğlene tartışmak en iyisi. "Annem bana yaptığımın niye yanlış olduğunu anlatsaydı aklım ererdi ve bir daha yapmazdım. Ama hiçbir şey açıklamadan tokadı basınca ben de saklı gizli yapmaya başladım." "Bundan bir tek sonuç çıkar," dedim. "Yazıyorum: Çocuk dayakla bir şey öğrenemez. Ona olayı anlatıp açıklamak gerekir." Ulla. "Çocuktan bir şey istiyorsak, onu odanın bir ucundan, diğer ucuna bağırarak çağırmamalı. Her çatışmadan bir ders almalı, bir şeyler öğrenmeli çocuk. Kızıp iletişimi kesersek çocuk dayağı yediğiyle kalır, bir şey öğrenemez. İkimiz de öfkeyle kalkıp zararla oturmuş oluruz. Böyle durumlarda hemen çömelip çocukla göz göze gelerek ona lâf anlatmak gerekir. Kendimizi onun yerine koymaya çalışmalıyız." Kağıt dolmuştu. "Şunu çoğaltıp yarın velilere dağıtalım," dedi Sevgi. Yaptıklarımızdan memnun ayağa kalktık. Tam dışarıya bir adım atmıştım ki, Ulla'nın yüksek sesle bağırdığını duydum: "Sonunda yeni bir ev buldum. Eski evime kiracı arıyorum. Üç odalı bir ev arayan bir tanıdığınız var mı?" Hemen geri çark ettim. " Evet, belki var!" dedim. En kısa zamanda haber veririm sana."


Link der Seite http://www.ane.de/index.php?id=1844