Titel: Bir bahçıvan gibi
Untertitel:

Bir bahçıvan gibi

Çoktan beri Oktay’la ikinci bir çocuk üzerinde düşünüyor, getireceği yükü ve günlük yaşamımızdaki kısıtlamaları, bize vereceği yaşam sevinciyle karşılaştırıyorduk. Çocuk büyütmeyi Canan’la öğrendiğimiz için fazla zorluk çekmiyecektik. Yeni bebek, Canan’a küçük gelen giysileri, oyuncakları kullanabileceğinden masraf da ikiye katlanmıyacaktı. Ayrıca iki çocuk, birlikte oynayarak bizi rahatlatabilirlerdi. Özellikle Oktay bu konuda çok istekliydi, ama ben henüz kararsızdım. Aradaki yaş farkını göz önünde bulundurursak, her iki çocuğun gereksinimleri farklı olacaktı. Yine uzun bir süre işten ayrılırsam, daha büyük bir eve taşınabilecek miydik? Bu yükü bir tek Oktay’ın kazancıyla kaldırabilecek miydik?

“Aman canım sen de!” dedi Nalan bir gün onun görüşünü aldığımda. “Her şeyin kolayı bulunuyor. Hiç merak etme!”

Hamile kaldığımı öğrendiğimde çok sevindim. Oktay da sevinçten beni kucaklayıp havaya kaldırdı. “Göreceksin her şey çok güzel olacak” dedi.

Karnım gözle görülecek kadar büyüdüğünde, Canan’ı da bu değişikliğe hazırlamaya başladık. O da bu olaydan bizim kadar etkilenecekti. Önce kulaklarına inanamadı.

“Karnında sahiden bebek mi var? Sonra oradan nasıl çıkacak?” diye şaştı.

“Sen de benim karnımdaydın” diyerek ona resimli bir kitabın yardımıyla olayı elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Kitabın gerçekten çok yararı oldu, çünkü kızımla bu konuda konuşmak bana zor geliyordu. Gözleri fal taşı gibi açık beni dikkatle dinledi, ama ne kadar anladı, bilemiyorum. İlk fırsatta bu konuya yine değinip yanlış anlama varsa düzeltmeye karar verdim.

“Ne güzel! Benim bebek kardeşim olacak, ben hep onunla oynayacağım” diye sevinçten hoplamaya başladı.

“O bebek kız mı olacak, erkek mi? Adını ne koyacaksınız?” diye sormaktan kendini alamadı. Bu konu anlaşılan çok kafasını kurcalıyordu.

“Bakalιm. Kız olursa Semra, erkek olursa Derya koyarız adιnι.” dedim ben de.

Bunun üzerine Canan kardeşi kız mı, erkek mi olsun diye kafa yormaya başladı. Sanki o karar verecekmiş buna! Benim için ikisi de bir. Oktay pratik düşünüyordu.

“Erkek olursa büyüyünce sünnet, askerlik sorunları çıkar. Kız olursa acaba helâl süt emmiş bir koca bulur mu? Ne yapsak bilmem ki!” dedi şaka yollu.

“Düşündüğün şeye bak” diye gülüp geçtim.

Oktay böyle düşünse de annesinin ve özellikle de babasının bir erkek çocuk arzuladıkları belli. Kayınpeder telefonda: “Erkek adamın erkek evlâdı olur” dedi bir kez. Ama Oktay:

“Babam eski kafa, o böyle düşünse de önemi yok” diyor. “Erkek adamın erkek damadı olur.”

Erkek çocuğa “aslanım, yiğidim”, kız çocuğa da “gülüm, şekerim” diyerek bilinç altında da olsa ortaya bir tercih koymak çok yaygın. Bu görüş çağdaş değil. Cinsiyeti ne olursa olsun her çocuk Allah’ın bir lütfudur. Biz önceden doktora gidip sormadık ki, sürpriz olsun.

Doğuma altı hafta kala hamilelik iznine çıktım, daha sonra iki yıl annelik izni alacaktım. İznim sırasında Canan’la yakından ilgilenmek fırsatı buldum. Bebek onun yerini alιyor sanmasιn diye; ηok daha önceden ufacιk misafir odasιnι Canan’a ayιrιp; onu orada yatιrmaya başlamιştιk. Ne zaman bebek için bir şey almaya gitsek, Canan’ı da birlikte götürüyor, ‘bu mu daha güzel, yoksa şu mu?’ diye ona da soruyorduk. Onu ciddiye aldığımızı görünce ağzı kulaklarına varıyor, büyük bir istekle elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Bebeğin doğumundan sonra, işin içine bir de kıskançlık duygusu girecekti. Canan’ın ileride kardeşini kıskanacağını, anne ve babanın sevgi ve ilgisini kendine çekmek için, onunla bir rekabet havasına gireceğini beklemiyor değildik. Önemli olan, onu bu duyguyla yanlız bırakmamak, onu anladığımızı ve sevdiğimizi göstermek. Ama kardeşinin canını yakmaması gerektiğini de bilmesi gerekiyor. Böylelikle bir gün kıskançlıktan vazgeçeceĝini umuyoruz.

Oktay ve ben Canan’a şu duyguyu vermek istiyoruz: Her çocuk kendi başına bir cevherdir; her çocuğun huyu suyu başkadır. Bu yüzden anne ve babanın gözünde her birinin yeri ayrıdır, ama her biri ayrım yapılmadan sevilir.

Geçenlerde N. Peseschkian adında bir yazarın Almanca bir kitabını okudum: Der Kaufmann und der Papagei. Bu kitapta Abdu’l-Bah’a diyor ki: “Çocuk bakmak, cins cins çiçek yetiştiren bir bahçıvanın uğraşına benzer. Bir çiçek sıcak ve güneşli yeri, diğeri ise serin ve gölgeli yeri sever, biri sulu ırmak kıyısını yeğler, öteki kuru dağ tepesini. Bir cins en güzel kumlu toprakta güzel çiçek açar, diğeri yağlı kara toprakta. Bir çiçek, cinsine en uygun bakımı görmezse tam gelişemez.”

Hoş geldin bebek!

Sonunda Derya dünyaya geldi. Sancılar başlayınca Nalan’a telefon ettim. Günlerdir benim telefonumu bekleyen Nalan hemen geldi, hazır bekleyen bavuluyla kızımı alıp onlara götürdü.

Canan ertesi gün Oktay’la hastaneye geldiğinde Derya uyuyordu. O da babası gibi yeni aile bireyine nasıl davranacağını bilemiyor, merakla çekingenlik arasında gidip geliyordu. Önce biraz uzak durdu, ama sonra dayanamayıp yanına sokuldu.

“Sen artık abla oldun” dedim. Öyle bir gururlandı ki! Az sonra Derya uyanıp ağlamaya başlayınca, yanıma alıp emzirmeye başladım. Canan da ayakkabılarını çıkarıp yanına uzandı.

“Yatakta yer olsa ben de yanınıza gelirdim” diyerek güldü Oktay. Canan, bebeğin her devinimini ilgiyle izliyor, minik burnuna, mor, kırışık dolu yüzüne ve alnının üstündeki bir tutam perçeme şaşkınlıkla bakıyordu. İlk kez doğumdan bu kadar kısa bir zaman sonra bir bebek görmüştü. Özellikle bebeğin elinin bu kadar küçük olmasına akıl erdiremiyordu. İşaret parmağını yavaşça Derya’nın avuç içine değdirdi, birden beş küçük parmak Canan’ın parmağı etrafında kenetleniverdi.

“Hihihi!” diye güldü Canan. İçi bir tuhaf olmuştu.

“Otur, sırtını duvara yasla da kucağına vereyim” dedim.

Canan iyice yerine yerleşti.

“Bir elinle başına arkadan destek ol” dedim. Canan büyük bir dikkatle elini bebeğin başına dayadı. Derya bir yana kaykılmış, kucağında iğreti duruyordu. Kızımın sevinçten ağzı kulaklarına varmıştı.

“Ben onun ablasıyım, değil mi?” diye bir kez daha sordu inanmazcasına.

Ama hastaneden sonra evdeki ilk günler Canan için hiç de kolay olmadı. Gelen giden bitmedi; ilgi odağı elbette ki Derya’ya oldu. Herkes Derya’ya maşallah diyor, armağanlar getiriyor, gözünü kaşını övüyordu. Bazen büyükleri anlamak çok zor. Canan’ın adını ağzına alan yok. Kızım gittikçe küçülmeye başladı. Bir köşeye büzülüp hiç sesini çıkarmıyor, ancak konuklar gittikten sonra ortaya çıkıp konuşmaya başlıyordu. Baktık olacak gibi değil, gelenlerden gizlice rica ettik, Canan’ı da düşünsünler. Biraz da ona ilgi göstersinler ve hatta çam sakızı çoban armağanı – bir çiklet, bir çıkartma, bir ufak çikolata da olsa – ufak bir hediye getirsinler.

Bu sıralarda Canan da bir bebek gibi davranmaya başladı. Kendi başına yapamazmış gibi giyinirken, ayakkabılarını bağlarken benden yardım bekliyordu. Ama ne kadar sıkıntılarını anlasam da o sıralarda bebek çok zamanımı alıyor, ikide bir emzirmem, altını değiştirmem, canı sıkılınca kucağıma alıp gezdirmem gerekiyordu. Bunu gören Canan da yemekte ağzını açıp kaşıkla beslenmek istemeye, Derya’nın biberonunu ağzına alarak o da bebek çayı içmeye başladı. Bir gün Derya’yı emzirip yatağına yatırdıktan sonra onu da emzirmemi istedi.

“Gel bakayım küçük bebeğim, seni de emzireyim” deyip kucağıma aldım. Ama sütümün tadı ona garip gelmiş olacak ki, bir yudum emdikten sonra yüzünü buruşturup vazgeçti.

“Doydu mu bebeğimin karnı? Haydi uyusun da büyüsün ninni” diyerek kucağımda sallamaya başladım. Gözlerini kapayıp uyur gibi yaptı. Yavaşça divanın üzerine yatırdım.

“Bebek uyurken ben de yemek pişireyim” dedim ve mutfağa gittim. Az sonra Canan peşimden geldi.

“Ben de fasulye ayıklıyayım mı?” diye sordu.

“Bebekler bunu beceremez ki!” dedim. “Ayağa bile kalkamaz, hep yatarlar."

“Ben artık bebek değilim" dedi.

Oh, ne âlâ! İşine gelince bebek ol, işine gelmeyince olma!

Canan’ın arada bir Derya’yı kıskanarak yine bebek olmaya yeltenmesi çok doĝal. Yetişkinler bile bazen çocukluğunu özlemiyor mu? Istediĝi zaman biz de Canan’a bebekmiş gibi dav-ranıyoruz. Bırakıyoruz, bebek olsun. Ama az sonra fark ediyor ki, bebek olmak, bırakıldığın yerde kalmak, kendi başına bir şey yapamamak o kadar da çekici değil.

Derya’yı yıkarken, kundaklarken, şişesini hazırlarken Canan merakla bakıyor. Şunu getir, bunu ver deyince söylenenleri öyle bir heves ve ciddiyetle yapıyor ki, şaşırιyorum.

Bir gün: “Sen küçükken ben seni de böyle yıkadım, altını bağladım” dedim ve Derya uyuduktan sonra, albümdeki bebek-lik fotoğraflarını gösterdim. O günden sonra her fırsatta bu fotoğraflara bakmak istiyor.

Bir sabah Canan’ın yatağını ıslak buldum. Canιm çok sıkıldı. Bir bu eksikti! Canan’ın yanında hiç sesimi çıkarmadım, ama o akşam Oktay’a bu konuyu açtım.

“Bebek benim tüm zamanımı alıyor” dedim. “Sen Canan’la biraz daha yakından ilgilen."

O cumartesi Oktay Canan’ı çocuk tiyatrosuna götürdü. Akşam ikisi de güler yüzle eve geldiler, gördüklerini anlata anlata bitiremediler. Ertesi gün Derya’yı da çocuk arabasına yerleştirip hayvanat bahçesine gittik. Ben bebekle ilgilenirken Oktay Canan’a maymunları, kutup ayılarını gösteriyor, ikisi birlikte gülüp eğleniyorlardı. İçim rahat etti.

Oktay çocuklarına düşkün, çağdaş görüşlü bir baba. Boş zamanını kahvelerde öldürmektense evde çocuklarıyla geçirmeyi yeğliyor. Ama çoğu zaman işten yorgun geliyor veya tembelliği tutuyor. Çocuklarla biraz ilgilendikten sonra televizyona veya gazeteye dalıyor, bazı da uyuyakalıyor. Canan’ın altını ıslatmaya başlaması üzerine kızla daha yakından ilgilenmeye başladı. Cuma akşamları eve gelince:

“Kızım, yarın nereye gidiyoruz?” diyerek hafta sonu için planlar yapıyordu. İkisinin arasından su sızmaz oldu. Kıskanmadım da değil. Ama Oktay’ın ilgisi Canan’a çok iyi geldi.

Oktay gibi adam doğrusu zor bulunur. Bilseydim evlenmeden önce bu kadar peşimde koşturup eziyet etmezdim. Ama kim bilir, o zaman o kadar ağırdan alıp bekletmeseydim belki bu gün böylesine eve ve çocuklarına bağlı olmazdı.

Yıkılan şatolar

Derya büyüdükçe ve aramızdaki yeri zamanla vazgeçilmez olunca Canan’ın tutumu da değişmeye başladı. Artık bebek olmaya özenmiyor, abla olmanın tadını çıkarıyordu.

Aradan aylar geçti, bu kez bambaşka sorunlar yaşamaya başladık. Özellikle Derya emeklemeye başladιĝιndan beri, Canan kendi φzel çevresini sürekli korumak zorunda kaldı. Derya, yeni kazandığı hareket özgürlüĝünü sonuna kadar kullanıp, dünyayı keşfetmeye kararlıydı. Doymak bilmez merkakι ve öğrenme isteği, Canan’ın sınırları önünde durmak bilmiyordu. Bu nedenle sürekli sürtüşme doğuyordu.

Bir gün Canan’la babası kap kacak, tava, tahta ve karton gibi ellerine ne geçerse onlarla oturma odasının ortasına koskocaman bir şato yaptılar. Neredeyse üç saat uğraşmışlar, kuleleriyle, mazgallarıyla, açılır kapanır köprüsüyle tam bir sanat yapıtı ortaya çıkartmışlardı. Yeni uyanan Derya, o görkemli şatoyu görünce hemen o yana emekledi ve pat! diye ani bir el hareketiyle her şeyi yerle bir etti. Canan kızmış, ne yapacağını şaşırmıştı.

“Sevmiyorum seni! Nereden geldiysen oraya git! Defol!” diye Derya’ya bağırmaya başladı. Bıraktım bağırsın, ağlasın, öfkesini çıkarsın. Hemen Derya’yı kapıp oradan uzaklaştırdık. Böyle bir durumda “kardeşin küçük, ne yaptığını bilmiyor” diyerek hep büyük çocuktan anlayış beklenemez. Bir abla olarak hep anlayışlı olmasını, her şeyi sineye çekmesini isteyemeyiz; onunda anlayış ve yardımımıza gereksinimi var.

Aradan bir kaç saat geçtikten ve göz yaşları kuruduktan sonra Canan’a, kardeşinin şatoyu onu kızdırmak amacıyla kasten yιkmadιĝιnι anlatmaya ηalıştık. Ve anlar gibi de oldu. İleride böyle kazaları nasıl engelleyebilirdik? Derya’dan uzak tutulması gereken oyuncakları Canan’ın kendi odasında kurup bir tehlike anında kapıyı kapatması iyi olacaktı.

Oktay: ‘En iyisi ben yarın taşınabilir bir tahta parmaklık alayım. O zaman Derya’dan korkumuz olmaz” dedi. Bunca emeklerin boşa gitmesine, onunda, Canan kadar canι sιkιlmιştι.

Devamlι bφyle sürtüşmeler oluyor. Hepsi de Derya’nın suçu deĝil. Tersine, bazılarını Canan bilerek ve isteyerek sadece Derya’yı ağlatmak için yapıyor. Bir gün çocuğun elinden şişeyi zorla alıp bir köşeye saklamış, Derya yaygarayı bastıkça gülüyordu. Böyle durumlarda haksız olduğunu söylüyoruz.

Kardeşler arası ilişkileri anlamak kolay değil. Biz çoğu uyumsuzluklardan ancak kavga çıktığında haberdar oluyoruz. Abla olalı beri Canan’ın duygusal evreni genişledi, güçlendi; kızım birden özveriyi öğrenmek zorunda kaldı. Ama bu yepyeni ve karmaşık duygular içinde çoğu kez onun da yardıma ve anlayışa gereksinimi var. Dayanışma, koruma, sahip çıkma ile kin, öfke, kıskançlık ve intikam duyguları yan yana. Kafası çok kızdığında kardeşinin üzerine yürüyebildiği gibi onun için kendini tehlikeye atmaya da hazır. Kardeşinin elindekini umursamadan kapıp onu ağlattığına, büyüklük kozunu pervasızca kullandığına çok tanık olduk. Böyle durumlarda anne ve baba buna engel olmalı. Ama bazen anneannesi bize geldiğinde şaka yollu: “Aman, neresini seviyorsunuz şu buruşuk yüzlünün? Verelim şunu eskiciye!” dediğinde, Canan öyle bir kızıyor ki! Bir kaplan gibi anneannesinin önüne dikilip “hayır, vermeyeceğiz işte!” diye dikleniyordu.

Nalan’a bunları anlattım. “İnsanı canından bezdiriyorlar. Derya biraz büyüse de aralarındaki bu kıskançlıklar, sürtüşmeler bitse" diye sözümü bitirdim.

“Bitmez” dedi Nalan. “Büyük küçük, her çocuğun kendine özgü bir kişiliği var. Ve bu kişilik günden güne gelişiyor, insanın özgün yapısı daha ufak yaşta belirleniyor. Kişiliğini geliştirebilmesi için çocuk özgür bir hareket alanına gereksinim duyar, gözle görünmez bir çizgiyle etrafına bir sınır koyar. Biri birine çok yakın büyüyen iki kardeşin bu çizgiyi aşmaması düşünülemez. Serap neredeyse üç yaşına geldi, ama ağabeysi Hakan’la aralarιndaki kıskançlık, takışma ve rekabet bitmedi. Ben bu konuda hem çok kitap okudum hem de başkalarına danıştım, kızıp sinirlenmektense bunu olağan bir şey olarak görmeyi öğrendim."

Nalan önceleri Hakan’dan anlayış ve taşıyabileceğinden daha büyük bir sorumluluk bekleyip, Serap’ı ona teslim ediyormuş. Ama Hakan ne kadar istekli görünse de kısa bir zaman sonra bıkıyor, kendi başına veya yaşıtlarıyla oynamak istiyormuş. Bazıları ‘sen ablasın, sen ağabeysin’ diyerek küçücük çocuğun eline kardeşini tutuşturup ondan yardım ve özveri bekliyorlar. Beceremeyince çocuğa kızıp bağırarak, onu ayıplıyarak bir suçluluk duygusuna itiyorlar ve kardeşine kin duyup kıskanmasını daha çok körüklüyorlar. Büyüğün küçüğe karşı olduğu kadar, küçük kardeşin de ağabey veya ablaya karşı sorumluluk içinde olması, diğerinin sınırlarına saygı göstermeyi öğrenmesi gerekiyormuş. İşte bunu sabırla ve ısrarla çocuğa öğretmek anne babanın görevi.

“Biz, nasıl Hakan’ı Serap’ın elinden zorla bir şey aldığında kızιyorsak, kızı da ağabeyi ödevlerini yaparken kalemini alıp kâğıtlarını yırtınca ayıplıyoruz” dedi Nalan. “‘Hakan, olur böyle şeyler! O daha küçük’ demiyoruz. Odalarını ayırdığımız çok iyi oldu. İsteyince birlikte oynuyorlar, istemeyince odalarına çekiliyorlar."

Nalan anlattıkça anlatıyordu:

“Çocukların biri biriyle karşılaştırılması, birinin ötekine örnek gösterilmesi doĝru deĝil. Onların farklı kişilikleri desteklenmeli. Bazıları çocuklarına aynı giysi ve oyuncakları alarak sözde eşit davranıyorlar. Biri diğerinin kopyası gibi oluyor. Eşitlik adına kişisel özellikleri yok ediliyor.”

Nalan’la bu sohbet bana çok iyi geldi. Bir çok şeyi daha iyi anlamaya, ufak tefek takışmaları daha olağan görmeye başladım ve rahatladım. Sanιyorum, benim rahatlamam çocuklarι da olumlu etkiledi.

Bir gün hiç unutamayacağım bir olay oldu. Derya’yla Canan’ı alıp parka gitmiştim. Bankta yanımda oturan kadınla lafa dalmışım. Birden uzaktan çocuk arabasını gören iri bir köpek büyük bir hızla onlara doğru koşmaya başladı. Bunu gören Canan avazı çıktığı kadar bağırıp ağlamaya başladı. Ne olduğunu şaşıran çocuk meraklısı hayvan, aynı hızla geri dönüp kaçtı. Köpeklerden ödü patlayan Canan yerinden bir adım bile geri çekilmemiş, biz yardımına koşuncaya kadar kardeşini yanlız bırakmamıştı.

"Aferin, Canan! Abla dediğin işte böyle aslan yürekli olur!” diyerek saçlarını okşadım. Korkudan hâlâ tir tir titreyen Canan’ı şişeden bir yudum su içirip yatıştırdıktan sonra çantamdan çıkardığım küçük bir çikolatayla ödüllendirdim.

Dördüncü bir aile bireyinin aramıza katılmasıyla sanki birbirimize daha bir yakınlaşmıştık.
 


Link der Seite http://www.ane.de/index.php?id=1846