Titel: Gülen spaghetti, ağlayan makarna
Untertitel:

Gülen spaghetti, ağlayan makarna

Canan’ın iki dilli yetişeceği, hem Türkçe, hem Almanca öğreneceği konusunda Oktay’la baştan beri görüş birliği içindeydik. Evde yalnız Türkçe konuşarak önce doğru dürüst anadilini, sonra yuvada ve okulda Almanca öğrenmesine karar vermiştik.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, derler. Bir çocuğu iki dilli yetiştirmenin de çeşitli yol ve yöntemleri varmış. Her yöntemin iyi ve kötü yanları olduğu da bir gerçek. Biz Canan’la sadece anadilini konuşmakla bizden bozuk bir Almanca öğrenmemesini, aramızdaki duygu bağlarını doğal bir biçimde pekiştirmeyi amaçlamıştık. Ama uygulamada zorluklarla karşılaşacağımızı da biliyorduk.

Canan bir yıl kadar önce yuvaya başladığında önünde bambaşka, yepyeni bir dünya açılmıştı. Birden yeni bir çevre, yeni yüzler, yeni kurallar ve yeni bir yaşam biçiminin yanı sıra bir de yepyeni bir dille karşı karşıya kaldı. Gerçi o da, çoğu Türk akranları gibi oradan buradan biraz Almanca kapmıştı. Ama çocukların çoğunun ve eğitimcilerin onu anlamamasına şaşmadı değil. Gün boyu bülbüller gibi şakıyan, kafamızı şişiren Canan yuvada sesini çıkaramaz oldu birden. Evde ise aksine iyice çenesi açıldı. “Anne bu ne, bu ne?” diye yatıncaya kadar hiç ara vermiyor, bizi canımızdan bezdiriyordu. Yuvada ise yanımdan ayrılmak istemiyor, ne zaman gitmeye kalksam bacaklarıma sarılıyordu. O günlerde beni hiç bırakmadı, kucağıma oturup olayları hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan ve büyük bir dikkatle uzaktan izledi. Ne oyunlara katılıyor, ne de ağzını açıp bir şey söylüyordu. Oysa öteki çocuklarla oynamak için can attığını adım gibi biliyordum. Acaba evde yalnız Türkçe konuşmakla yanlış mı davranmıştık?

“Hülya, bu kıza ne oldu böyle?” diye hayıflanıyordu Oktay yuvada geçenleri anlatınca. “Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım.”

Eğitimci Karin Canan’la yakından ilgilendi bu sıralar.

“Bunun yeni bir dille ilgisi yok. Her çocuğun zamana ihtiyacı vardır, zamanla alışır. Göreceksiniz, yakında Almanca’yı da sökecek” diye beni yatıştırdı.

Nalan da bu arada bana epeyce destek oldu.

"Hiç telâşa kapılma” dedi. “Çocuk çocuğa benzemez. Bizim Hakan yuvaya başladığında – anlasın anlamasın – önüne çıkan herkesle paldır küldür Türkçe konuşuyordu. Eğitimcilerin kafasını şişirdi.”

“Ah, keşke Canan da öyle yapsa” diye yakındım.

“Senin kızın çok akıllı ve duyarlı. Ve de gururlu. Yanlış bir şey söylemekten çekiniyor. Şimdi bekliyor, her şeyin doğrusunu öğrendikten sonra konuşacak.”

"Yaz gelecek, çimen bitecek" dedim.

Canan gerçekten her duyduğunu, gördüğünü sünger gibi emiyor, yabancı bir çevrede geçerli kuralları, dili ve davranış biçimlerini kimseye belli etmeden öğrenip belleğine yerleştiriyordu.

"Bizim Hakan saf bir çocuk, hiç kimseden korkmuyor, çekinmiyor" diyerek güldü Nalan. "Birkaç Almanca sözcük öğrenir öğrenmez kırık dökük konuşmaya başladı. İki dili birbirine katıp ilginç sözcükler yarattı. Çok güzel buluşları var. Bir gün bana eğitmcisi Kamelvogel ne demek, diye sordu. Hakan bir Kamelvogel tutturmuş, kimse anlamıyor çocuğun ne dediğini. Benim de neden sonra aklıma geldi: Devekuşu."

Bir kahkaha attım. “Kimin aklına gelir?”

"Sen biliyor musun, Hundfisch ne demek?"

"Hakanca’da her halde köpek balığı olsa gerek" dedim.

“Üstüne bastın. Ne kadar mantıklı, değil mi?"

Hakan’ın yarattığı inciler arasında kesme şeker için Tee-Bonbon gibi sözcüklerin yanı sıra “Ich bin gegangt" gibi genelleştirilmiş dilbilgisi kuralları da varmış.

“Bak, ben sana Hakan’ın başından geçen gülünç bir olay anlatayım” dedi Nalan. “Bir gün yuvaya fotoğrafçı gelmiş, çocukların fotoğrafını çekiyormuş. Hakan’ın da nedense o gün yüzü asıkmış. ‘Spaghetti de!’ demiş fotoğrafçı ki, Hakan bu sözcükteki ‘e’ harfini söylerken güler gibi ağzını iyice gererek açsın. Ama spaghetti’nin ne olduğunu bilmeyen Hakan şaşkın şaşkın çevresine bakınırken birkaç Türk çocuğu ‘makarna’ diyerek yardımına yetişmişler. Hakan da ‘makarna’ deyince ‘a’ harfini söylerken ağzının kenarları iyice aşağıya sarkmış, daha asık suratlı bir görünüm almış. Bu fotoğrafı saklıyorum” diye sözlerini bitirdi Nalan. “Bizim için güzel bir anı.”


"Ich möchte Schokolade!"

Nalan çok haklı: Çocuk çocuğa benzemiyor, bir çocuk için geçerli olan diğeri için değil. Bazı çocuklar baştan hızlı öğrenip sonra yavaşlar, bazıları da baştan yavaş gidip sonra yaşıtlarına yetişebilir. Dil öğrenen herkes, bazen çok çabuk ilerleme gösterir, bazen de bir duraklama dönemine girer – bu çok olağandır. Çocuğum öğrenemiyor, kafası karıştı deyip telâşa kapılmanın hiç gereği yok. Hele çocuğu zorlamak, ona baskı yapmak, sorunlu bir çocukmuş gibi davranmak işi daha çok zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Canan’ın suskunluk dönemi uzun sürmedi. Bir gün kahvaltıda: “Ich möchte Schokolade” deyivermiş.

"Birdenbire düzgün bir Almanca'yla konuşunca biz de çok şaşırdık” dedi Karin.

Bundan sonra Canan açıldı, kendine güveni gelerek daha rahat konuşmaya başladı. Artık yuvada biraz daha kalmam için diretmiyor, diğer çocuklarla iyi anlaşıyordu. Bunda önce hiç anlaşamadıkları, ama sonra birbirinden ayrılamadıkları Peter’in payı büyük. Canan’ın Almanca öğrenmesi çok, ama çok önemli. Onu elimizden geldiği kadar Alman toplumuna sokmaya çalışıyor, başta Peter olmak üzere arkadaşlarını bize çağırıyor, Canan’ın da onlarla oynamasını destekliyoruz. Genelde olumlu bir ortam yaratmaya çalışıyorum. Örneğin Almanya üzerine olumsuz görüş ve duyguları kızıma verirsem biliyorum ki, Almanca öğrenme zevki kaçacak. Bu konuda Peter’in annesi Ulla bana çok yardım ediyor.

Canan artık evde de tek tük Almanca sözcükler konuşmaya başlamıştı. Ayakkabılarını gösterip “Schuhe!” dediğinde dünya Oktay’ın olmuştu sanki.

"Evet, kızım, bunlar senin ayakkabıların” diyerek o da düzgün bir Türkçe’yle Canan’ın dediğini yineledi. Biz Oktay’la, iki dili elimizden geldiğince birbirine karıştırmamaya özen gösteriyoruz. Canan bazen bizimle Almanca konuşmaya kalkıştığında, yanlış yaptığında ve iki dili karıştırdığında hiç “öyle denmez, böyle denir” diyerek onu düzeltip hevesini kaçırmıyor, sadece doğrusunu Türkçe olarak yineleyip ne dediğini anladığımız sinyalini veriyorduk. Ve en önemlisi de söylediklerini ciddiye alıyor ve ona göre davranıyoruz. Canan’ın iki dili birbirine karıştırması da bizi tedirgin etmiyor, çünkü bu, iki dilde yetişenler için çok doğal ve çoğu kez de olağanüstü dil yeteneğinin bir göstergesi.

Canan, Almancası ilerledikçe bir ara bizimle de Türkçe konuşmamak için direnmeye başladı. Sorduklarımıza Almanca yanıt veriyor, sanki bize bizim dışımızda herkesin bambaşka ve daha geçerli bir dille konuştuğunu anlatmak istiyordu. Babası akşamları yemekte o gün yuvada ne yediklerini sorunca Almanca yanıt veriyordu: “Hä hnchen, Salat, Pudding."

Canan o sıralar sanki Türkçe konuşmamaya yeminliydi. Hatta arkadaşlarının yanında utanıyor gibiydi. Ben onu yuvadan alırken arkadaşlarının yanında “haydi kızım, gidelim” dediğimde anlamamış gibi yüzüme bakıyordu. Benim yuvadaki eğitmenlerle ve diğer çocuklarla Almanca konuştuğumu görünce onunla da Almanca konuşmamı bekler gibiydi. Canan diğer çocuklardan farklı değil, tıpkı onlar gibi olmak istiyordu. Bu sıralarda Oktay bir kaç kez:

"Acaba biz de mi çocukla Almanca konuşsak. Türkçe'yi sonra da öğrenir” dediyse de yine bildiğimizden şaşmadık. Sonradan nasıl öğrenecek? Oktay’ın bir iş arkadaşı bir Almanla evli. O Türkçe'yi sonra öğrenir düşüncesiyle oğuluyla Almanca konuşmaya başlamış. Çocuk on sekiz yaşına geldi, ama Türkçe'yi öğrenemedi. Şimdi Halk Eğitim Merkezi’nde dil kursuna gidecekmiş.

“Şimdiki aklım olsaydı vazgeçmezdim” diyor babası.

Biz Canan’ın Almanya’daki tüm olanaklardan yararlanabilmesi için mutlaka çok iyi Almanca öğrenmesi gerektiğine inanıyoruz. Ama ailesinin geleneklerinden kopmaması için Türkçe’yi de öğrenmesini arzu ediyoruz. Dil, çocukken daha kolay öğrenilir. Bu fırsatı şimdi değerlendiremezsek yazık olur.


Wau wau hav hav demek

İki dillilik kendiliğinden olan bir şey değil, anne babadan emek ve gayret istiyor. Ama bunun bize de yararı oluyor. Canan sayesinde ben de Türkçemi geliştiriyorum. Çoğu çiçek ve ağaç adlarının Türkçesini bilmezdim. Şimdi kızımla birlikte öğreniyorum: Buche gürgen, Birke kayın, Eiche meşe, Platane çınar, Zypresse selvi, Pappel kavak, Fuchsie küpeçiçeği, Lilie zambak, Flieder leylak ... Ne güzel! İnsan bir şeyin ismini bilince onu bir daha başka, daha bilinçli algılıyor ve daha çok tadına varıyor. Oktay da bir sözlük almış, sehpanın üzerine koydu. Gazetede, televizyonda bilmediği bir sözcük olursa açıp bakıyor. Canan’a öğretelim derken benim Türkçem, Oktay’ın Almancası gelişiyor. Hem Canan hem biz öğreniyoruz. Çok keyifli bir iş!

İki dillilik bir amaç değil, bir yaşam biçimi. Artık öğrendim, deyip rafa kaldırılacak bir şey de değil. Sürekli olarak üzerinde çalışmak, her iki dili de yaşamak ve belleğimizde – elbette ki biri daha az, biri daha fazla – yaşatmak gerekiyor. İki dillilik zamana bağlı, sürekli devinim içinde bir süreç ve çeşit çeşit türleri var. Elde edileni korumak da emek ve gayret istiyor.

Canan o geçici suskunluk döneminden sonra Almanca konuşmaya başlayınca hep kitaptan okur gibi düzgün tümceler kurdu denemez. O da her iki dili birbirine karıştırarak Hakan gibi ilginç buluşlarıyla bizi güldürdü.

Bir gün kahvaltıda Canan’ın gözleriyle bir şeyler aradığını gören Karin ne arıyorsun diye sormuş. Canan da belki Almancasını bilmediği, belki de sabah sabah daha Türkçe dünyasından çıkamamış olduğu için yağ diye karşılık vermiş. Bunu ja olarak algılıyan eğitimci yine ne istediğini sormuş ve yine ja/yağ yanıtını almış. Bu beş altı kez yinelendikten sonra Canan’ın parmağıyla tereyağını göstermesiyle sona ermiş.

Bir gün yuvaya Canan’ı almaya gittiğimde Karin:

"Ich gehe nach Haus" diyerek mantosunu giydi.

Canan: "Ich will auch mit" diye elini tuttu. Karin de, ben de şaşırmıştık.

“Nereye gidiyorsun, kızım?” diye sordum.

“Anne, ben de Karin’le havuza gideceğim” demez mi!

“O evine gidiyor, havuza değil” diyerek Karin'e anlattım. Çok güldük.

Canan’ın Almancası ilerledikçe ona Türkçe masallar ve öyküler anlatma arzusunu duydum. Kütüphaneden kitap ve kaset almaya başladım. Yazın, Türkiye’de kitapçılara gidip Canan’a uygun kitaplar buldum. Canan, kitapların çok yararını gördü, resimli kitaplar sayesinde birçok sözcük öğrendi. Ama bu konuda Canan’a baskı yapmıyorduk. Ön planda olan mutlaka öğrenmesi değildi, anlatmasıydı ve iletişimdi. Oktay da Canan’la birlikte Türkçe çocuk filmleri seyrederek ve Türkçe yorumlayarak dilin canlı kalmasına uğraşıyordu. Bir akşam ben bulaşıkları yıkarken onlar da bir Keloğlan video kasedi seyrediyorlardı. Az sonra Canan elinde oyuncak ayısıyla mutfağa geldi.

"Papa macht hor” diye yakındı.

Gülmekten kendimi alamadım.

“Demek baban horluyor” diyerek içeriye gittim. Oktay da o an uyandı.

“Uyumuşum galiba” diye şöyle bir gerindi.

“Galibası yok, Canan senin horlamandan filmi seyredememiş” dedim.

Ben çocuğun dil öğreniyor bahanesiyle tek başına televizyon önüne oturtulmasına karşıyım. Böylelikle işin kolayına kaçıyoruz. Televizyonla çocuk edilgenliğe alıştırılır. Birlikte söylenen çocuk şarkıları dil öğretmeye çok daha uygun. Geçen yaz Çocuk Şarkıları diye bir kaset buldum. Bu şarkıları biz de öğrendik, bazen ikimiz birlikte söylüyoruz. Canan Bak Postacı Geliyor, Küçük Ayşe, Taka Tuka, Çalışkan Arı şarkılarını çabuk öğrendi. Ali Baba’nın Bir Çiftliği Var şarkısına bayılıyor. Bu şarkıyla örneğin Türkiye’de köpeklerin wau wau değil hav hav diye havladıklarını, eşeklerin Ia yerine Ai diye anırdıklarını, horozların üürü, kedilerin miyav, ineklerin mö dediğini öğrendi. Özellikle böyle yansımalı sözcüklerle, şarkılarla, bilmecelerle ve çeşitli oyunlarla daha küçük yaştan beri dil sevgisini aşılamaya çalışıyorum.


"Spielplatz’a gidelim mi?"

Canan’ın bazen evde Türkçe ile Almanca karışık konuşması annemi tedirgin ediyor, ne zaman bize gelse:

“Ya bu çocuk her iki dili de yarım yamalak öğrenirse, hiç birini tam beceremezse” diye gözümüzü korkutuyordu.

Bana kalırsa Canan’ın yaptığı çok doğal, çünkü onun belleğinde Almanca için ayrı, Türkçe için de ayrı bir bölüm yok. Öğrendiği tüm yeni sözcükler hep aynı yere kaydediliyor. Zamanla Canan kiminle hangi sözcüklerle anlaşabileceğini kavradı. Yuvada bazen Türkçe sözcükler kullandığında bunu eğitmcilerin ve diğer çocukların anlamadığını görüyor. Biz evde Almanca anladığımız için her iki dili de kullanma eğiliminde. Ama biz hep Türkçe karşılık veriyoruz. Bir Almanca bir Türkçe konuşursak tutarlı olmazsak çocuk ne yapacağını iyice şaşıracak.

Canan’ın sık sık Almanca ile Türkçe arasında gidip gelmesi, her iki dili de beceremediğinin değil, iki dili de birden geliştirdiğinin belirtisi. Bu durum onun sevimliliğine daha bir sevimlilik katıyor. Birçok Türk genci – trende, metroda, otobüste görüyorum – hiç zorlanmadan bir nefeste Türkçe’den Almanca’ya, Almanca’dan Türkçe’ye geçiveriyorlar. Hatta arasına bir çok İngilizce moda sözcükler de katarak kendilerine özgü bir dil oluşturuyorlar. Ama gerektiğinde de yalnız Almanca veya yalnız Türkçe konuşuyorlar. Bu, benim hoşuma gidiyor.

Bizim komşunun oğlu Ümit Türkiye’ye gittiğinde tüm akrabalarıyla Türkçe, okulda Alman arkadaşlarıyla Almanca ve Türk arkadaşlarıyla da her iki dili istediği gibi karıştırarak konuşuyor. Hem de su gibi! Bu onun yaratıcılığını ve zenginliğini göstermez mi? İki dillilik her zaman her iki dile de tam egemen olma anlamına gelmez. Mutlaka bu dillerden daha az kullanılanı unutulmaya yüz tutar, biri her zaman ötekine ağır basar. Ümit’in Almancası çok iyi, ama sadece Türkçe konuşacak olduğunda biraz zorlanıyor, bazı sözcüklerin Türkçesini bize soruyor. Ama üç dört hafta Türkiye’da kalınca Türkçesi de düzeliyor. Yıllar önce uzun bir süre Türkiye’de babaannesinin yanında kalmıştı. Geri döndüğünde Türkçesi çok iyiydi ama Almancası bozulmuştu. İki dil hiç eşdeğerli olabilir mi? Pek sanmıyorum.

Gençlerin hiç zorlanmadan bir dilden ötekine geçmesi ve hatta ikisini iyice karıştırması güzel de, ben Canan’la böyle konuşmak istemem. Canan dili yeni öğreniyor; kiminle Türkçe, kiminle Almanca konuşacağı konusunda açık ve seçik verilere gereksinimi var. Eninde sonunda bir gün nesneyi isminden ayırt etmeyi, bir nesnenin her iki dilde iki ayrı ismi olduğunu öğrenecek. Biz de baştan beri kararlı bir tutumla ve her iki dili titizlikle ayırt ederek ona bu konuda yardımcı olabiliriz.

"Spielplatz’a gidelim mi?" deyince Canan ne dediğimi anlar, ama Türkçe ile Almanca’nın iki ayrı dil olduğunu kavrayamaz. Onun için ben de "Çocuk bahçesine gidelim mi?" demeyi tercih ediyorum.

Ediyorum ama, bazen de olmuyor. Ne de olsa insanız, robot değil, unutkanlıkla veya aceleyle yanlış da yapabiliriz. Biz de bazen telâşla dilleri birbirine karıştırıyoruz. Geçenlerde misafir gelecekti. Acele bulaşık yıkarken baktım oturma odasına Canan oyuncaklarını yaymış.

“Kızım, şu oyuncaklarını bir aufrä umen yapsana" dedim.

O anda yan odadan Oktay gelip “hadi topla şu Spielzeug’larını” demez mi! Canan bir ona bir bana baktı ve:

“Oyuncaklarını topla!” diyerek bizim onun dediklerini düzelttiğimiz gibi o da bizim yanlışlarımızı bir çırpıda düzeltiverdi. Oktay’ın ağzı bir karış açık kalmıştı.

"Tamam" dedim. "Bu çocuk bu olayı kavradı artık. Uğraşılarımızın karşılığını almaya başladık.”

Ama Oktay, benim dediklerimi duymuyordu artık. Sevinçten Canan’ı kaptığı gibi omuzlarına oturttu, evin içinde üç tur attı. Çığlıklar atıp gülüşerek yatağın üzerine attılar kendilerini. Ben de yanlarına!

Dil sadece sözcüklerin art arda dizilmesi değil, bir düşünce ve duygu ifadesi. Kültür, gelenek dille ifade edilir. İki dil, büyük bir zenginlik demek.

Ne kadar şanslı bir çocuk Canan!


Link der Seite http://www.ane.de/index.php?id=1847