Titel: Canan yuvaya gidecek
Untertitel:

Canan yuvaya gidecek

Bir çocuğun her yaşının keyfi bir başka oluyor, ama her yaş da yeni sorumluluklar, yeni yükümlülükler getiriyor beraberinde. Canan'ın ilk adımlarını ne büyük bir coşkuyla izlemiştik! Bir konuşup derdini anlatabilse, dediğimiz günleri unutmadık daha. Ama iki buçuk yaşına gelince yuva sorunu çıktı karşımıza.
Benim yeniden işe başlamam söz konusu olduğunda kara kara Canan'ı nereye vereceğimizi düşünmeye başladık.
"Bana verirsiniz" dedi annem. "Yuva aramağa ne gerek var? Onun yuvası nenesinin kucağı."
"Aman anne" dedim. "Sizin ev bize uzak. Kim getirip götürecek onu?"
Ama annem bu konuda çok istekli görünüyordu.
"Ben sabahları erkenden gelir, siz işten gelinceye kadar ona bakar, yemeğini yedirir, parkta gezdirir, uykusunu uyuturum" dedi. "Benim de evde zaten canım sıkılıyor, babanla sabahtan akşama kadar biri birimize ne anlatacağımızı bilemiyoruz."
Annemin önerisi gerçekten de çekiciydi. Canan anneannesini çok seviyor, ne zaman bize gelse sanki dünyalar kızımın oluyordu. Ben zaten onu bu ufak yaşta bilmediği bir yere götürüp tanımadığım insanların yanında bırakmakta tereddütlüydüm. Ama yine de annemin önerisine sıcak bakmıyordum. Neden acaba? Yoksa Canan anneme benden daha çok bağlanır diye mi korkuyordum? O akşam Oktay eve geldiğinde konuyu derinlemesine konuştuk. Benim endişe ve kuşkularımı Oktay da paylaşıyordu.
"Bizim kısa vadede Türkiye'ye dönmemiz söz konusu değil. Canan annenin yanında nasıl Almanca öğrenecek? Yuva Alman toplumuna açılan bir kapı. O kapıyı kaparsak Canan'ın geleceği pek parlak olmaz. Okula başlayınca çok zorluk çeker" dedi.
Ben annemden baskı görmeden büyüdüm. Ama torununun geleceği söz konusu olunca aslan kesildi. Canan'a yuvada iyi bakmazlarmış, üzerlermiş. İlle de kendisi yetiştirmeliymiş.
"Ama anne, her yuvada çeşitli ülkelerden o kadar çocuk var. Onlara iyi bakılmıyor mu?" desem de anlatamıyordum.
"Ben seni elimde büyüttüm, gelenek ve göreneklerimizi öğrettim. Bir yerin eksik mi kaldı? Hem onlardan hem bizden görerek bu güne geldin. Torunum Almanlar arasında onların huyunu suyunu öğrenip zamanla bizden iyice kopar. Domuz eti yemeğe alışır. Sonra ne yaparız?" diye annem bana karşı çıkıyordu.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Annemin korkularını anlıyordum, ama Oktay'ın dediği de doğruydu. Tüm olanakları araştırmalı, ince eleyip sık dokuyarak sağlıklı bir karara varmalıydım. Acaba kızı bir seneliğine annemin yanında bırakıp biraz daha büyüyünce mi yuvaya verseydim? Görüşünü almak için Nalan'a telefon ettim.
"Sakın ha!" dedi. "Annen Canan'a mutlaka çok iyi bakar. Ama üzerine düşüp şımartır da. Hep annen yedirir içirir, çorabını ayakkabısını giydirirse kız pısırık olur. Bırak, yuvada kendi işini kendi görmeye, erkin davranmağa alışsın, sonra zorluk çekmez."
"Ama daha çok ufak. Kıyamıyorum" dedim.
"Sen şimdi kıyamazsan sonra ileride başkası kıyar" dedi Nalan. "Baştan biraz garipsese de zamanla yuvada yaşıtları arasında daha mutlu olacaktır. İnan bana! Ayrıca yuvada çocuklarla neler neler yapıyorlar - resim, müzik, elişleri, geziler, danslar, şarkılar. Çocuğun ufku genişliyor, okula daha bir hazırlıklı oluyor."
"Hakan çabuk alıştı mı yuvasına?" diye sordum.
"Önce zor geldi ama zamanla çok iyi uyum sağladı, okula başlarken ayrılmak bile istemedi. Yalnız ben bir yanlışlık yaptım. Çocuğu yuvaya verir vermez hemen işe başladım. Hakan, onu terkedeceğimi sandı ve ilk bir kaç ay ikimiz için de çok sıkıntılı oldu. Sabahları evden çıkarken nazlanıyor, sık sık hastalanıyordu. Şimdiki aklım olsaydı işe başlamadan bir kaç ay önce verir, sindire sindire alıştırırdım. Sen öyle yap."
Canan'a göre bir yuva
Nalan'la bu görüşmeden sonra hemen aramaya başladım. Yuva, adı üzerinde, çocuğun gereksinimlerine karşılık verebilecek bir yer olmalı. Sora sora sırça köşk bile bulunur, ben de her önüme gelene sormaya başladım. Benimle aynı dişçide çalışan Petra, kendi kızının gittiği yuvayı tavsiye etti. Türk çocuğu az olduğu için Canan bu yuvada daha çabuk Almanca öğrenirdi.
Gittim, baktım. Sabahın erken saatinde çocuğunu bırakan tel(ş içinde gidiyor, hiç kimse biri birine hatır gönül sormuyordu. Alçak bir sandalyenin bir ucuna ilişip kaldım. Neden sonra bir kadın - durumumu görüp acımış olmalı - yanıma gelip ne istediğimi sordu. Bana yuvayı gezdirdi. Evet, fena sayılmazdı, hiç bir eksiği yoktu, ama yine de bir türlü içim rahat etmedi. Kızım bir kaç Almanca sözcükle kime nasıl derdini anlatsın? Bir kez de çevreme onun gözleriyle bakmağa çalıştım: Bir kenarda koskocaman çocuklar bağıra çağıra oynuyorlardı. Canan bacaklarıma sarılmış, korku dolu gözlerle onları izliyordu.
Bir başka yuvada ise çocuklar yastık kavgasına tutuşmuşlar, odada göz gözü görmüyordu. Oktay yarım ağızla:
"Şunlara bak, ne güzel oynuyorlar" dedi ama hemen ardından da: "Yuvayı yıkacaklar adamın başına! Kimse yapmayın demiyor" diye yakındı.
Ne yapacağıma karar veremiyordum. Bir taraftan annem, kızı yuvaya vermeyin diye tutturmuş, ona l(f anlatmaya çalışıyor, diğer taraftan da ha bire dişe dokunur bir yuva arıyordum. Günler su gibi akıp gitmekteydi. O sıralarda Nalan çıkageldi. Bir gün önce pasta yapmıştım, onu çıkardım. Salona geçtik.
"Size yakın sayılmaz, ama yürüyerek gidilebilir. İyi bir yuvaymış. Git bir bak istersen" deyip bana adresi bıraktı.
Ertesi gün gitmeğe karar verdim. Tam evden çıkacağım, çat kapı annem geldi.
"Bizim mahallenin pazarında her aradığımı bulamıyorum, sizinkine geldim" dedi. "Patlıcan çok güzel, sana da getirdim."
Sanki benim patlıcandan başka derdim yok. Bir çay içip biraz soluklandıktan sonra: "Anne!" dedim. "Şurada bir yuva varmış, gel gidip birlikte bakalım."
"Yuva mı? Ne yuvası?" Annem önce yüzünü buruşturdu, ama hemen ardından haklı çıkacağından hiç kuşkusu olmayan bir gülümsemeyle "iyi, gidip bir bakalım, madem istiyorsun" dedi.
Başörtüsünü bağlayıp mantosunu giydi. Ben de Canan'ı giydirip arabasını merdivenlerden indirdim. Canan yürümek istiyordu. Biz de onun hızına ayak uydurarak üçümüz sallana sallana yola koyulduk.
Yuvada güler yüzlü, sevimli bir bayan taraf(ndan karşılandık. Türkçe "Buyurun, hoş geldiniz" diyerek bizi içeriye aldı. Duvarlarda çeşitli ülkelerden çocukların resimleri asılıydı. Annem şaşırmıştı. Şaşkınlığı geçince hemen kadınla sohbete girişti. Adının Monika olduğunu öğrendiğimiz Alman bayan:
"Şöyle geçin" dedi. "Mantolarınızı çıkartın, rahat oturun."
Monika'nın cana yakın tarzı ve Türkçe buyur edilmiş olması, annemi çok rahatlatmıştı. İlk kez resmi bir yerde mantosunu çıkartıp başını açtı.
Monika çaylarımızı doldururken baktım, Canan kendinden bir kaç yaş büyük bir çocukla oyuna koyulmuş. Her yanda resimli kitaplar vardı. Aralarında Türkçe bir kitap hemen gözüme çarptı: Keloğlan Masalları.
Sonra Monika bize yuvayı gezdirdi. Yemek konusunu sorunca bu konuda velilerin isteklerine dikkat ettiklerini ve yemeklere domuz eti koymadıklarını söyledi.
İçime su serpilmişti. Yuvadan çıkarken annem kulağıma fısıldadı:
"Bu Monika çok iyi bir kadına benziyor. Ama insan dediğin kavun değil ki dibini koklayıp anlayasın olmuş mu ham mı. Çiğ süt emmiştir, kokusu sonradan çıkar."
Ama gördüklerinden o da etkilenmiş olacak ki eve dönünce:
"Kızı verirseniz işte bu yuvaya verin" dedi. "Ben zaten günden güne yaşlanıyorum, yarın ne olacağımız belli değil. Canan hastalanır da yuvaya gidemezse beni çağırırsın. Gelir düzelinceye kadar bakarım."
Ayrılırken de dedi ki:
"Ne ekersen onu biçersin. Çocuk türlü yemeğine benzer, her çeşit malzeme girer içine. Malzemenin iyisini koyarsan iyi olur, kötüsünü koyarsan kötü olur. Türklerin de Almanların da örf ve adetlerinde iyi ve kötü yanlar var. Marifet, çocuğa her iki tarafın iyi yanlarını verebilmek. Bu fırsatı değerlendirmeli."
Sevinçten annemi kucakladım. Sanki uzun bir küskünlükten sonra barışmışız gibi hoş bir duygu vardı içimde.
Ertesi gün yuvaya Oktay'ı götürdüm, o da çok memnun kaldı.
"Bu tam bizim aradığımız gibi" dedi. "Acaba yerleri var mı?"
Hemen Monika'ya gittik.
"Var!" dedi. "Eskiden iki sene sıra beklemek gerekiyordu. Şimdi yer bol."
Kayıt da yaptırınca üzerimden ağır bir yük kalktı. Nalan'ı aradım.
"Şansın varmış" diyerek şen şakrak bir kahkaha attı hattın öbür ucunda. "Böyle yuvayı mumla arasan bulamazsın."

Cennet gibi yuva, ama ...
Çok kültürlü toplumun izlerini taşıyan bir yuva, Almanya'daki son otuz beş yıllık gelişmeyi yansıtır, tek kültüre şartlanmış kurumlar ise günümüzün gerçeklerinin gerisinde kalır. Buna kesinlikle inanıyorum.
Bu yuvayı bulunca sanki dünyalar bizim olmuştu. Ama yine de tüm sorunlar bir çırpıda çözümlenmedi. İyi ki Nalan'ın tavsiyesini ciddiye alıp kızı zamanında yuvaya vermişim. Alışması epey zaman aldı. {Önceleri o başka çocuklarla oynarken yanından ayrılamıyordum.} Ne zaman gitmeye kalksam bacaklarıma sarılıyor, ama ona ilgi gösteren eğitmenlere uzun süre kayıtsız kalamıyarak sonunda o da öbür çocukların oyununa katılıyordu. Üç hafta kadar sonra bir gün daha kapıda elimi bıraktı.
"Tschüss!" deyip öpücük beklemeden koşa koşa içeri girdi.
İçim cız etti, arkasından bakakaldım. Büyümüş de küçülmüş gibiydi. Çok ufacıktı, ağır kapıyı zor açtı. Nasıl kıyabildim ben kızıma bu yaşta daha! Ama biliyordum ki, Canan için artık yepyeni bir süreç başladı. Bu süreçte yeni edinilen arkadaşlar önem kazanıyor, anne baba ikinci plana düşüyor.
Canan gibi benim de bazı şeylere alışmam uzun sürdü. Ben kızımın her işini yapmağa alışmışım. Onu paltosuyla, ayakkabılarıyla uğraşırken görmek garibime gidiyor, hemen elinden kapıp ben giydiriyordum.
"Bırak, kendi giysin de öğrensin" diyordu eğitmen bayan, ama ben dayanamıyor, o görmeden saklı gizli Canan'ın ayakkabılarını bağlayıveriyordum.
Çocuklar kahvaltı masalarını kendileri hazırlıyor, kendileri topluyorlar. Takdir ettim doğrusu. Çocukları mızmız yetiştirmek çok kolay. Asıl marifet, onları daha küçük yaşta kendi işini kendi görmeye alıştırmak ki, ileride kimseye yük olmasınlar.
Canan yuvada öğrendiği Almanca sözcükleri, şiir ve şarkıları evde de yineliyerek babasını mutlu ediyor:
"Das ist der Daumen, der schüttelt den Pflaumen ..."
Bir kez de bana "Dummkopf!" demez mi!
"Seni gidi seni!" diye peşinden koştum, ama çığlıklar içinde kaçtı.
Beni en çok şaşırtan da bir akşam yemekten sonra tabağını yuvada yaptığı gibi bulaşık makinesine yerleştirmesi oldu. Bir de bir akşam evde Apfelstrudel istemesi.
"Kızım, nedir Apfelstrudel?" diye sordu Oktay.
"Elmalı pasta" dedim. Almanya'da büyüdüm, ama hiç yapmayı denememiştim. Yuvadan tarifesini aldım, cumartesi günü evde yaptım. Oktay:
"Mis gibi elma ve tarçın kokuyor" dedi ve yemek üzerine iki tane birden yedi. O günden beri sık sık istiyorlar, ben de yapıyorum.
Eğitmenler yuvadaki kurallara uyulması konusunda oldukça titiz davranıyorlar. Bir gün biraz geç gitsen, "biz kahvaltıya başladık, çocukları huzursuz etmeyin, zamanında gelin" diye uyarıyorlar. Bu kurallar gerekli ve yararlı. Bu kadar çocuğun gittiği bir yuva, herkes kendi bildiğini okursa panayır yerine döner. Eğitmenler kahvaltıyla güne iyi başlamak, her çocukla ayrı ayrı ilgilenmek istiyorlar. Ama yine de Canan'ın daha bu yaşta dakikliğe alıştırılması garibime gidiyor. Annemin yanında böyle olmazdı. Ama yuvada çocuğun soru sorması, her şeyi araştırıp öğrenmek istemesi destekleniyor. Yaşıtlarıyla oynadıkça kişiliği gelişiyor. Oyunun önemi küçümsenemeyecek kadar büyük.
Bir gün yuvaya gittiğimde Canan'ı gözü yaşlı buldum. Peter diye bir çocuk hep elinden oyuncaklarını alıyormuş. Çok canım sıkıldı. Yuvada sık sık veli toplantıları yapılıyor, Oktay ve ben her akşam işten eve yorgun argın geldiğimiz için bunlara gitmiyorduk. Eğitmenler bize "siz niye gelmiyorsunuz?" diye soruyorlardı. Bu yuvada veli katılımı yıllar boyu gelenek haline gelmiş. Hep gitmek istiyor, ama yorgunluğuma yenik düşüyordum. Bu olay üzerine gidip Peter konusunu görüşmeğe karar verdim.
Beklentilerimin aksine toplantı çok güzel geçti. Hem diğer anne babalarla tanıştım, hem Canan'ın yuvadaki günlük yaşamı üzerine bilgi sahibi oldum. Peter'in anne ve babası da oradaydılar. Eğitmen: Canan'la Peter birlikte çok iyi oynuyorlar. Bazı böyle anlaşmazlıklar olabilir. Siz merak etmeyin, Canan'da kendini ezdirecek göz yok. Canı isterse oyuncağını gidip Peter'den geri alıyor" diyerek beni rahatlattı.
Bu yaşta çocuk her gün gelişiyor, yeni yeni şeyler öğreniyor. Yuvadaki gelişmeleri yakından izlemek gerçekten hoş bir uğraşı. Toplantının sonuna doğru acaba daha neler yapabiliriz diye fikir ürettik. Benim yanımda oturan Alman anne:
"Her hafta bir gün aramızdan biri, başka bir ülkenin yemeklerini yapsın" diye bir öneride bulundu. Bu öneri, oy birliğiyle kabul edildi. O kadın sırayı İtalyan yemekleriyle başlattı. Ardından Çin ve Hint mutfağı izledi. Sıra bana gelince ben de köfte, bulgur, börek ve sütlaç yaptım. Gerçekten çok enfesti. Benim için bir değişiklik oldu.
Ben hep toplantılara yalnız gidiyordum. Bir akşam Oktay'a "sen git" dedim. Kendimi pek iyi hissetmiyordum. Oktay:
"Ben ne yapayım kadınlar arasında?" dedi.
"Oraya bir tek anneler değil, babalar da geliyor" dedim.
Sonunda söylene söylene gitmek zorunda kaldı. Üç saat sonra eve geldiğinde yüzü gülüyordu.
"Bu cuma izin alıp çocuklarla yüzmeğe gideceğim" dedi.
Oktay zaten çocuk ruhlu biri, oynamağa bayılıyor. Gitmiş, öğlene kadar çocuklarla yüzüp eğlenmiş.
"Çocukluğumu yeniden yaşadım" dedi yemekte.
O günden beri ne zaman veli toplantısına gitsem o da peşime takılıp geliyor.
Zamanla her şey iyice yerine oturdu. Çocuklar biri birlerine alıştıkları gibi, biz de veli toplantılarında diğer anne babaları daha yakından tanıma fırsatını bulduk. Bir gün şöyle bir olay oldu: Yuvadan almaya gittiğimde Canan'ı ortalıkta göremedim. Oysa hep koşa koşa gelip beni karşılardı. Araya araya yere serilmiş yatakların üzerinde Peter ile zıplarken buldum. Kan ter içinde kalmıştı.
"Haydi kızım, gidelim" dedim. Hiç yüzüme bile bakmadı. Kolundan tutup çekince bana bağırdı:
'Bırak beni! Sen git, ben burada kalacağım."
Benim de acelem vardı. O sırada Peter'in annesi Ulla geldi.
"Benim zamanım var, beklerim" dedi. "Sizin ev yolumun üzerinde. Oynamaktan bıkınca ben Canan'ı size bırakırım."
"Teşekkür ederim, Ulla" dedim. "Canan'ı getirince yukarıya çıkın da birlikte bir çay içelim."


Link der Seite http://www.ane.de/index.php?id=1849